2026 yılı itibarıyla uluslararası sistem, Antonio Gramsci’nin meşhur “eskisi ölüyor, yenisi ise henüz doğamadı” olarak betimlediği o sancılı fetret devrinin tam ortasında yer almaktadır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına damga vuran uluslararası ilişkiler kuramları, günümüzün karmaşık güç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalmakta ve ontolojik bir çöküş yaşamaktadır. Batı merkezli Liberalizm, evrensel değerler iddiasının altında yatan seçici müdahalecilik ve ekonomik yaptırım silahlarının yarattığı tahribatla meşruiyetini yitirmiştir. Diğer taraftan devletlerin rasyonel aktörler olduğunu varsayan Realizm, modern dönemde yerini devlet çıkarlarından ziyade Donald Trump örneğinde görüldüğü gibi liderlerin ve iç politika kaygılarının yönlendirdiği bir alana bırakmıştır. Bu kuramsal enkazın ortasında Çin’in İran’la kurduğu derin stratejik ortaklık, 4000 yıllık geçmişine dönük dış politika inşası ve uluslararası ilişkiler anlayışı üzerinden dünyaya yeni bir sistemsel reçete sunmaktadır.[i]
Geleneksel uluslararası ilişkiler yazınında Liberal Kuramsalcılık, ticaretin ve demokratik değerlerin barışı getireceği varsayımı üzerine inşa edilmişti. Ancak İran özelinde uygulanan baskı politikaları ve ekonomik dışlama stratejileri, liberalizmin “karşılıklı bağımlılık” ilkesinin aslında bir silah olarak kullanılabileceğini kanıtlamıştır. Liberal düzenin kurumları, küresel güneyin ihtiyaçlarına yanıt vermek yerine statükoyu koruma aparatlarına dönüşmüştür. Öte yandan ulusal çıkarın (raison d’état) soğukkanlı hesabına dayanan Realizm, bugün yerini Amerika Birleşik Devletleri (ABD) örneğinde gözlemlenen “lider narsisizmine” bırakmıştır. Bu durum, rasyonel güç dengesi hesaplarını bozarak istikrarsızlığı körüklemektedir. Örneğin ABD Başkanı Donald Trump’ın narsist eğilimleri, bölgesel çatışmaları çözmek yerine bu çatışmaları kendi “kahramanlık anlatıları” için birer sahne olarak kullanmalarına yol açmaktadır.[ii]
Çin, Batı’nın ideolojik dayatmalarla örülü yaklaşımına alternatif olarak Küresel Güvenlik Girişimi (GSI) ve Küresel Kalkınma Girişimi (GDI) kavramlarını birer “sistemsel reçete” olarak sunmaktadır. Bu reçetenin temelinde, iç işlerine karışmama, egemenlik haklarına mutlak saygı ve “önce kalkınma, sonra güvenlik” prensibi yer almaktadır. Bu bağlamda Pekin, Tahran’ın siyasi rejimini dönüştürmeye çalışmak yerine, onu küresel tedarik zincirine entegre etmeyi ve bölgesel bir istikrar aktörü olarak konumlandırmayı hedeflemektedir. Bu yaklaşım, liberalizmin “değer ihraç eden” saldırgan tutumundan ve gerçekçiliğin “sıfır toplamlı oyun” mantığından radikal bir kopuşu temsil etmektedir. Çin’in reçetesi, ideolojik bloklaşmalar yerine pratik çözümler ve ekonomik refah üzerinden bir “ortak gelecek” inşa etme vaadi taşımaktadır.[iii]
Çin ve İran arasındaki ilişkilerin en somut göstergesi olan 2021 tarihli “25 Yıllık Kapsamlı İşbirliği Programı”, 2026 yılı itibarıyla meyvelerini vermeye başlamıştır. Çin, Amerikan yaptırımlarının gölgesinde dahi İran’ın en büyük ticari ortağı olma vasfını sürdürmektedir. 2025 yılı verilerine göre, Çin’in İran’dan gerçekleştirdiği ham petrol ithalatı, kayıt dışı verilerle birlikte 30 milyar doları aşmış durumdadır. Bu ekonomik angajman, sadece bir enerji alışverişi değil; İran’ın altyapısının modernizasyonu ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) için kritik bir koridorun güvence altına alınmasıdır. Çin’in bu süreçteki tavrı, ekonomik gücü bir terbiye aracı olarak değil, ortak bir kalkınma zemini olarak kullandığını göstermektedir. Bu da ABD’deki narsist liderlik anlayışının tam aksine, kurumsal ve uzun vadeli bir devlet aklına işaret etmektedir.
Çin’in İran yaklaşımının en çarpıcı yönü, bölgesel çatışmalarda üstlendiği “aktif tarafsızlık” ve arabuluculuk rolüdür. 202 yılındaki Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasından sonra, 2026 yılındaki İsrail-ABD-İran gerilimi sırasında da Çin, “ateşe körükle gitmeme” ilkesini savunmuştur. Pakistan, Türkiye ve Mısır gibi bölgesel güçlerle koordineli bir şekilde geliştirilen “Beş Maddeli Barış Planı”, Pekin’in bölgedeki hegemonik güç boşluğunu silahla değil, diplomasiyle doldurma niyetini kanıtlamaktadır. Batılı güçlerin askeri müdahaleleri ve tek taraflı yaptırımları bölgesel kaosu derinleştirirken, Çin’in sunduğu “bölgesel sorunlara bölgesel çözümler” modeli, uluslararası ilişkilerde kolektif rasyonaliteye geçişin bir örneğidir.[iv]
İran’ın 2023 yılında Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve 2024 yılında BRICS+ üyesi olması, Çin’in İran’ı yalnızlaştırma politikalarına karşı koruma kalkanına aldığının en net kanıtıdır. Bu çok taraflı platformlar, liberal dünya düzeninin dışladığı aktörlere yeni bir meşruiyet alanı sunmaktadır. Çin, bu kurumlar aracılığıyla İran’ı küresel yönetişimin bir parçası haline getirerek, Trump örneğinde görüldüğü üzere narsist liderlerin kaprislerine dayalı ikili gerilimlerden ziyade, kural temelli (ancak Batı hegemonyasından arındırılmış) birçok kutupluluğu teşvik etmektedir. Bu entegrasyon süreci, Çin’in “sistemsel reçetesinin” sadece ekonomik zemine değil, kurumsal bir alternatif sunduğunu da göstermektedir.[v]
Çin’in İran’la olan askeri ilişkileri, Batı medyasının iddia ettiğinin aksine bölgesel bir saldırganlık değil, savunma kapasitesinin artırılması ve terörle mücadele odaklıdır. 2025 yılı sonunda gerçekleştirilen ŞİÖ deniz tatbikatları ve 2026 başındaki BRICS+ ortak deniz eğitimleri, denizde seyrüsefer güvenliğinin sağlanması amacını taşımaktadır. Çin’in İran’a yönelik teknoloji transferi ve savunma sanayii desteği, bölgesel güç dengesini koruma amacı gütmektedir. Bu durum, rasyonelliğini yitirmiş bir realizm yerine, “sorumlu büyük güç” bilinciyle hareket eden, istikrar odaklı bir denge politikasının tezahürüdür.[vi]
Uluslararası ilişkiler disiplini, bugün tarihin en derin ontolojik krizlerinden birini yaşamaktadır. 20. yüzyılın mirası olan liberal kurumsalcılık ve realizm, 2026 yılının jeopolitik gerçekliği altında kırılmıştır. Liberalizmin, “uluslararası kurumlar ve ekonomik bağımlılık çatışmayı önler” tezi, bizzat bu kurumların kurucusu olan Batılı güçler tarafından ekonomik yaptırımların birer silaha dönüştürülmesiyle geçerliliğini yitirmiştir. Bu bağlamda Donald Trump ve Şi Cinping liderlikleri arasındaki karşıtlık, sadece iki devletin rekabetini değil, iki farklı dünya tasavvurunun ve iki farklı yönetim felsefesinin çarpışmasını temsil etmektedir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın liderlik tarzı, uluslararası ilişkilerde “Narsist Realizm” olarak tanımlanabilecek bir evreyi temsil etmektedir. Trump’ın “Önce Amerika” doktrini, geleneksel devlet çıkarından ziyade liderin kişisel karizmasını, anlık kazanımlarını ve iç politikadaki popülist imajını besleyen bir yapıya bürünmüştür. İran ile yapılan Nükleer Anlaşma’dan çekilme kararı ve ardından gelen “azami baskı” politikası, rasyonel bir güvenlik hesabından ziyade önceki yönetimin mirasını silme ve kişisel bir “zafer” kurgulama arzusunun ürünüdür. ABD örneğinde görülen bu narsist yaklaşım, müttefiklik ilişkilerini işlemsel bir düzeye indirgerken, küresel sistemde öngörülebilirliği yok etmiş ve uluslararası hukuku liderin retoriğine mahkûm etmiştir.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in liderliği ise narsisizmin tam zıttı olan “Stratejik Kolektivizm” ve “Kurumsal Süreklilik” üzerine inşa edilmiştir. Şi’nin İran yaklaşımı, bir şahsın anlık zafer arayışı değil, Çin’in “İnsanlık İçin Ortak Kader Topluluğu” vizyonunun sistematik bir parçasıdır. Şi liderliğindeki Çin, Trump gibi narsist liderlerin aksine, çatışmacı bir dilden kaçınmakta; sabırlı, uzun vadeli ve “kazan-kazan” odaklı bir diplomasi yürütmektedir. Çin’in sunduğu sistemsel reçete; Batı’nın ideolojik dayatmalarla (liberalizm) veya bireysel çıkarlarla (realizm) şekillenen dış politikasına karşı, egemenlik haklarının korunması ve kalkınma öncelikli güvenlik anlayışını bir panzehir olarak sunmaktadır.[vii]
Düzenleyici bir güç olarak Çin, uluslararası ilişkiler kuramındaki boşluğu şu üç temel sütunla doldurmaktadır: (i) İdeolojik arınma, Batı’nın “demokrasi ihracı” adı altında yarattığı istikrarsızlıkların aksine Çin, rejim türünden bağımsız olarak devletlerin istikrarını merkeze almaktadır. (ii) Kalkınma yoluyla barış, güvenliğin askeri paktlarla değil, KYG gibi ekonomik entegrasyon ve altyapı projeleriyle sağlanabileceğini kanıtlamaktadır. (iii) Çok kutuplu rasyonalite, lider narsisizminin yarattığı tek taraflı fevri kararlar yerine BRICS+ ve ŞİÖ gibi çok taraflı platformlarda kolektif bir akıl inşa etmektedir ve bunu uyumluluk söylemiyle kodlamaktadır.
Sonuç olarak liberalizmin çöktüğü ve gerçekçiliğin başarısızlığa evrildiği bu yeni çağda, Şi’nin reçetesi; kaotik bir dünyada “düzenleyici tarafsız bir güç” rolünü üstlenmektedir. İran ile kurulan stratejik ortaklık, sadece enerji veya ticaret odaklı bir işbirliği değil; Trump gibi liderlerin yarattığı küresel düzene karşı, rasyonel, dengeli ve kalkınma odaklı yeni bir dünya mimarisinin prototipidir. Çin’in bu yaklaşımı, uluslararası ilişkilerde teorik bir çöküş yaşanırken, insanlığa daha adil ve sürdürülebilir bir sistemin mümkün olduğunu gösteren yegâne reçete olarak öne çıkmaktadır. Bu, belki de yeni bir sistemin umududur.
[i] Coelho, D. R. (2025). A fractured world and the collapse of the liberal order. CEBRI-Journal, 4(14), 145–162.
[ii] Post, J. M. (2015). Narcissism and politics: Dreams of glory. Cambridge University Press.
[iii] “China’s four-point proposal: A path to Middle East stability”, CGTN, https://news.cgtn.com/news/2026-04-15/China-s-four-point-proposal-A-path-to-Middle-East-stability-1MmGCSD4yM8/p.html, (Erişim Tarihi: 21.04.2026).
[iv] “China and the Iran war: creating an environment for peace”, Friends of Socialist China, https://socialistchina.org/2026/04/17/china-and-the-iran-war-creating-an-environment-for-peace/, (Erişim Tarihi: 21.04.2026).
[v] “How China is Securing Its Alliance with Iran’s New Power Structure”, Modern Diplomacy, https://moderndiplomacy.eu/2026/03/01/how-china-is-securing-its-alliance-with-irans-new-power-structure/, (21.04.2026).
[vi] “China and the Iran Crisis”, MANOHAR PARRIKAR INSTITUTE FOR DEFENCE STUDIES AND ANALYSES, https://idsa.in/publisher/comments/china-and-the-iran-crisis, (Erişim Tarihi: 21.04.2026).
[vii] Xi, J. (2014). The governance of China (Vol. 1). Foreign Languages Press.
