Günümüz uluslararası ilişkiler karmaşasında küresel düzen her geçen gün daha istikrarsız bir yapıya bürünmektedir. Bu istikrarsızlık, Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve enerji fiyatlarının aşırı yükselmesi örneğinde olduğu gibi, küresel kaynakların ithalat ve ihracat dengelerini olumsuz etkilemekte, bu durum ise tedarik zincirlerinin dağılımını bozarak küresel ekonomi üzerinde ciddi kırılganlıklar yaratmaktadır.
Günümüz dünyası;
- Küresel ısınma,
- İklim değişikliği,
- Aşırı silahlanma,
- Göç,
- Radikalleşme,
- İsrail yayılmacılığı,
- Gıda güvenliği,
- Siber güvenlik tehditleri,
- Ticaret güzergâhları üzerindeki riskler,
- Uluslararası hukuksuzluk,
- Lojistik merkezlerine yönelik tehditler ve
- Toplumların ahlaki sorunlarına (LGBT ve değerler eğitimine yönelik yozlaşma) kadar uzanan çok boyutlu güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır. İnsanlığa yönelik bu tehditler, dünyanın adeta “krizler yüzyılına” girdiğini göstermektedir.
Sayısız krizle boğuşan küresel sistem, aynı zamanda köklü değişim ve dönüşümlerden geçmektedir. Bu değişim ve dönüşümler sonrasında önümüzdeki yıllarda birçok devlet ya haritadan silinecek ya da çok sayıda devletin sınırları değişecektir. Diğer bir ifadeyle, Batı hegemonyasının sonuna yaklaşıldığı ve küresel sistemde lider ve belirleyici yeni bir hegemon aktörün ortaya çıkacağı yönünde güçlü eğilimler bulunmaktadır. Bu hegemon devletin Çin olma ihtimaline ilişkin uzman çevrelerde güçlü değerlendirmeler yapılmaktadır.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı süreçlerinde Sovyetler Birliği, Japonya ve Avrupa devletleri birbirleriyle savaşarak güç kaybetmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı’na sonradan dâhil olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ise Japonya’ya atom bombası atarak savaşın küresel galibi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin hegemon güç olarak yükselmesinde en etkili unsurlardan biri, nükleer silah teknolojisi yoluyla atom bombası üretebilmesi ve bu yolla rakiplerine karşı caydırıcılık oluşturmasıdır.
1945 sonrasında ABD, atom bombası ve askeri caydırıcılığı bir tehdit unsuru olarak kullanırken, aynı zamanda dolar hegemonyasını dünyaya dayatmıştır. Benzer şekilde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi kurumların inşasında da ABD çıkarlarının belirleyici olduğu görülmektedir. Bu kurumlar zaman içerisinde bazen diğer devletlerin lehine, bazen de aleyhine işleyen küresel düzenin araçları haline dönüşmüştür.
George Modelski’nin Uzun Döngüler Teorisi’ne göre ortalama her 100 yılda bir küresel politik sistem içinde bir ulus-devlet hegemon güç konumuna yükselmekte ve bu süreç döngüsel ritimlerle devam etmektedir. Modelski’ye göre küresel politik sistemin evrimi, bugünkü Çin coğrafyasında Sung Hanedanı döneminde başlamıştır. 11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Avrasya, dünya sisteminin aktif merkezi olmuştur. Bunun temel nedenlerinden biri matbaa, pusula, barut ve ateşli silah gücü gibi ekonomik ve teknolojik gelişmelerin küresel politik dönüşümü doğrudan etkilemesidir. Diğer bir ifadeyle bu teknolojik yenilikler dünya hegemonyasının yönünü belirleyen temel unsurlar olmuştur.
Tarihin her döneminde bir devletin bölgesel ve küresel güç pozisyonuna yükselmesinde çeşitli değişkenler, belirleyici rol oynamıştır. Ayrıca çeşitli devletlerin jeopolitik ve jeostratejik konumları, o devletlerin, ithalat ve ihracat dengeleri çerçevesinde lider konuma yükselmesinde etkili olmuştur.
Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nin 15. ve 16. yüzyıllarda küresel güç olmasının temel sebeplerinden biri Anadolu’nun Doğu ile Batı arasında önemli bir ticaret güzergâhı olmasıdır. Tarihî İpek Yolu’nun Anadolu’dan geçmesi Osmanlı’ya büyük ekonomik gelirler sağlamış, bu gelirler Osmanlı’nın 16. yüzyıldaki şahlanışını ve küresel güç pozisyonunu desteklemiştir. Dolayısıyla küresel sistemde bir devletin hegemon güç olmasında coğrafi avantajlar, ticaret koridorları ve lojistik merkezlerin kesişim noktasında bulunması, o devlet için büyük önem taşımaktadır. Fakat coğrafi keşifler sonrasında Anadolu’yu baypas eden deniz ve okyanus merkezli yeni ticaret güzergâhlarının ortaya çıkması, Osmanlı’nın ekonomik güç kaybını beraberinde getirmiştir.
18. yüzyılda sanayi devrimiyle birlikte kömürün buharlı gemilerde kullanılması, 19. yüzyılda petrolün özellikle hava araçlarında stratejik önem kazanması ve 20. yüzyılda doğalgazın öneminin artması, İngilizlerin ve ABD’nin dünya hegemonyasına yükselmesini beraberinde getirmiştir.
Özetle matbaa, pusula, barut, ateşli silahlar ile kömür, petrol ve doğalgaz gibi enerji türlerinin etkin ve verimli kullanılmasına yönelik teknolojik gelişmeler, küresel gücün ve/veya küresel hegemonyanın yönünü belirlemiştir.
Bugün İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD hegemonyasında kurulan dünya düzeninin çökme aşamasına geldiği yönünde güçlü göstergeler bulunmaktadır. Bu göstergeler aşağıda kısaca özetlendiğinde;
- Trump yönetiminin Ocak 2026 tarihi itibariyle yaklaşık 31’i BM bağlantılı olmak üzere toplamda yaklaşık 66 uluslararası kuruluştan çekilme yönünde kararlar alması,
- ABD’nin kurduğu NATO ve BM gibi örgütlerin bölgesel ve küresel krizlere çözüm üretememesi ve işlevsiz hale gelmeleri,
- Türkiye, Hindistan, Brezilya, Rusya ve Suudi Arabistan gibi orta ölçekli bölgesel güçlerin yükselişi,
- Çin’in siyasal, askeri, ekonomik, kültürel ve özellikle teknolojik alanlarda hızla ilerlemesi,
- ABD ve İsrail’in Rusya ve Çin karşısında İran’ı yenememesi,
- ABD-Çin ticaretinde ABD aleyhine oluşan büyük açıklar,
- Doların rezerv para niteliğinin her geçen gün aşınması,
- NATO’nun eski gücünde olmaması ve dağılacağına yönelik tartışmaların artması,
- Avrupa, Körfez ve Japonya gibi ülkelerin ABD müttefikliğine yönelik güvenlerinin azalması,
- NATO’nun Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Avrupa güvenliğini sağlayamaması,
- İsrail’in bölgedeki saldırıları nedeniyle hem İsrail’in hem de ABD’nin küresel prestij kaybına uğraması gibi birçok gelişme ABD’nin küresel gücünün zayıfladığını göstermektedir.
ABD, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ni dengelemek amacıyla 1971 yılında Çin’in BM Güvenlik Konseyi’ne dâhil olmasına destek vermiştir. 1980’lerden itibaren dışa açılan Çin ise özellikle 2001 yılında DTÖ’ye katıldıktan sonra siyasal, ekonomik, askeri, kültürel ve teknolojik olarak hızla yükselmiştir. 2000’li yıllardan itibaren kalkınmasını hızlandıran Çin, 2013 yılında Kuşak ve Yol Girişimi’ni (KYG) ilan ederek mal, hizmet ve sermayesini küresel ölçekte dolaşıma sokmayı ve büyük bir bağlantısallık ağı kurmayı hedeflemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Bretton Woods sistemi, BM, NATO ve DTÖ gibi kurumlar üzerinden müttefikler oluşturarak hegemonya inşa etmesine benzer şekilde Çin de KYG üzerinden bir yükseliş modelini hayata geçirmeye çalışmaktadır.
Çin, bu girişimle paralel olarak Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi yapılar üzerinden Küresel Güney ülkeleriyle müttefiklik ağını genişletmektedir. Bu yapılar, dolar merkezli düzene karşı çıkan oluşumlar olarak öne çıkmakta ve bunların güçlenmeleri, Amerikan hegemonyasının zayıflamasının göstergesi olarak yorumlanmaktadır.
ABD’nin küresel hâkimiyetinin devamlılığı üç temel faktöre bağlıdır. Bunlardan:
- Birincisi ABD öncülüğünde kurulan BM, NATO ve DTÖ gibi kurumların sürekliliği,
- İkincisi petrol ve doğalgaz rezervlerinin kontrolü,
- Üçüncüsü ise uluslararası ticaret koridorları ve lojistik merkezlerinin kontrolüdür.
Son yıllardaki krizler ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde analiz edildiğinde, ABD’nin bu üç alandaki nüfuzunun hızla aşındığı görülmektedir.
11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kulelere yönelik saldırıların ardından ABD, İslami terörle mücadele gerekçesiyle Afganistan’a askeri müdahalede bulunmuştur. Bu müdahale, Afganistan’da ABD askeri varlığının tesis edilmesine ve Çin’in bölgesel etkisinin sınırlandırılmasına yönelik stratejik hedeflerle birlikte yürütülmüştür. Diğer bir ifadeyle ABD, Çin’i durdurmak için Afganistan’a gitmiştir. Ancak ABD’nin Afganistan’daki varlığı, Çin’in Sincan-Uygur Özerk Bölgesi üzerinden batıya yönelik stratejik açılımını engelleyememiştir. İlerleyen süreçte ABD, Libya, Suriye, Irak ve İran merkezli bölgesel çatışma ve savaş süreçlerinde hedeflediği sonuçlara ulaşamamış ve bu alanlarda başarısız olmuştur.
İran’a yönelik savaşta uğradığı başarısızlık nedeniyle ABD’nin Hazar Denizi, Hürmüz Boğazı, Babül Mendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattındaki nüfuzunun zayıfladığı görülmektedir. ABD’nin bu alanlardaki gücünün zayıflaması, küresel enerji rezervleri, ticaret koridorları ve lojistik merkezleri üzerindeki kontrolünün eskisi kadar güçlü olmadığını yansıtmaktadır.
Çin, 2000’li yılların başından itibaren özellikle nadir toprak elementleri ve kritik mineraller üzerinden yeni güç parametrelerine yatırım yapmıştır. Geçmişte matbaa, pusula, barut ve fosil enerji kaynakları küresel hegemonyayı nasıl şekillendirdiyse, günümüzde de nadir toprak elementleri ve kritik minerallerin benzer rol oynayabileceği değerlendirilmektedir.
Nadir toprak elementleri ve kritik mineraller;
- Her türlü yenilenebilir enerji sistemlerinde ve nükleer reaktörlerde,
- İHA/SİHA’lar, F-35 ve füze sistemleri dâhil olmak üzere tüm savunma sanayisinde,
- Telefon, tablet ve bilgisayar gibi tüm dijital teknolojilerde,
- Tüm elektrifikasyon süreçlerinde ve
- Tüm elektrikli araçların üretiminde çok büyük önem taşımaktadır.
Yukarıdaki alanlarda beliren ihtiyaçlar nedeniyle ABD dâhil birçok ülke, Çin’le işbirliği geliştirmek zorunda kalmaktadır. Bu durum, Çin’in küresel güç pozisyonunu ve/veya küresel hegemonyasının pekiştirmesine sebebiyet verecektir.
ABD; Çin’i çip teknolojileriyle, gümrük tarifeleriyle ve enerji jeopolitiği üzerinden baskılamaya çalışmış ve başarısız olmuştur. İran Krizi ve Hürmüz Boğazı bağlamındaki gelişmelerin ise ABD açısından birtakım ekonomik ve stratejik maliyetler üretmiştir. Diğer bir ifadeyle ABD, “petrol kartını” oynayarak İran üzerinden Çin’i baskılamak ve kontrol etmek istemiş, fakat enerji fiyatlarının yükselişi, ABD’yi olumsuz etkilemiştir. Bu süreçte Çin’in doğrudan çatışmaya girmeden jeopolitik avantaj kazandığı, yükselen enerji fiyatlarının Rusya’ya da ekonomik fayda sağladığı ve Rusya’nın Ukrayna bağlamında Avrupa karşısında belirli üstünlükler elde ettiği görülmektedir. Çin, bir bakıma, deyimi yerindeyse “kurşun atmadan” ABD karşısında zafer kazanmaktadır. Çünkü ABD, Orta Doğu’da İran bataklığından nasıl çıkacağına dair strateji geliştirememektedir.
Çin, 44 milyon tonluk nadir toprak rezerviyle dünya rezervlerinin önemli bölümünü elinde bulundurmaktadır. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun 2024 yılı verilerine göre;[i] dünyada Çin’den sonra en fazla nadir toprak rezervlerine sahip olan ilk 6 ülke sıralandığında Brezilya (21.000 ton), Hindistan (6.900 ton), Avustralya (5.700 ton), Rusya (3.800 ton), Vietnam (3.500 ton) ve ABD (1.900 ton) gelmektedir.
2023 yılı üretim verilerine göre Çin, 240 bin tonluk üretimle küresel üretimin yaklaşık %70’ini tek başına gerçekleştirmiştir.[ii] ABD ise 25 bin tonluk üretim[iii] ve yaklaşık %10’luk pay ile Çin’in oldukça gerisinde kalmıştır. Bu durum, Çin’in yalnızca rezerv büyüklüğü açısından değil, üretim kapasitesi, işleyebilme kapasitesi ve piyasa hâkimiyeti bakımından da baskın aktör konumunda olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak askeri teknolojilerden elektrikli araçlara, nükleer ve küçük modüler reaktörlerden yenilenebilir enerji sistemlerine kadar pek çok alanda nadir toprak elementleri ve kritik minerallere yönelik talep her geçen gün artmaktadır. Bu kaynaklar üzerinde güçlü hakimiyet kuran aktörlerin geleceğin küresel hegemon güçleri olma ihtimali yükselmektedir. Modelski’nin uzun döngüler teorisine göre ortalama her 100 yılda bir yaşanan güç döngüsü analiz edildiğinde, Çin’in bu fırsat penceresinden yararlanma açısından önemli avantajlara sahip olduğu görülmektedir.
[i] “Çin-ABD geriliminde nadir toprak elementleri ağırlığını koruyor”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/cin-abd-geriliminde-nadir-toprak-elementleri-agirligini-koruyor/3538535, (Erişim Tarihi: 28.04.2026).
[ii] “Mining of rare earth metals | China”, Statbase, https://statbase.org/data/chn-rare-earth-metals-production/, (Erişim Tarihi: 28.04.2026).
[iii] “Mining of rare earth metals | United States”, Statbase, https://statbase.org/data/usa-rare-earth-metals-production/, (Erişim Tarihi: 28.04.2026).
