Analiz

Güvenlik Arayışından Stratejik Bağımlılığa: Yunanistan’ın ABD/İsrail Odaklı Dış Politikası

Yunanistan’ın ABD/İsrail ittifakına bu denli angaje olmasının nedeni, son yıllarda uygulamaya koyduğu güvenlik ve savunma odaklı agresif dış politika stratejisidir.
Gerek ekonomik kriz gerekse artan mülteci göçü, Yunanistan’da hem AB karşıtlığına hem de sağın ve milliyetçiliğin yükselişine neden olmuştur.
Yunanistan’ın Türkiye’yi “tehdit” olarak gören agresif güvenlik anlayışı, onu ABD/İsrail İttifakı’na bağımlı kılmıştır.

Paylaş

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)/İsrail ve İran savaşında başta İspanya ve İtalya olmak üzere Avrupa Birliği (AB) ülkeleri içinde ABD/İsrail ittifakına karşı giderek artan itirazlara ve AB’nin “stratejik özerklik” arayışlarına rağmen hem bir Akdeniz ülkesi hem de bir AB ülkesi olan Yunanistan, söz konusu ittifaka destek vermekte ve belli dengeleri gözetmekle birlikte (itidal ve uluslararası hukuk vurguları) ABD/İsrail ile uyumlu bir tutum izlemeye devam ederek İran’ı giderek daha fazla bir tehdit olarak değerlendirmektedir. 

Yunanistan, İsrail ve ABD ile son on beş yılda kurduğu derin stratejik ortaklığı korumak için İran’a yönelik saldırı operasyonlarına doğrudan katılmayı reddetse de üslerinin (özellikle Girit’teki Suda Körfezi) lojistik ve savunma amaçlı kullanılmasına izin vermekte, İran’ın Yunanistan ve Kıbrıs’taki İngiliz/ABD üslerinin potansiyel hedef olabileceğine dair söylemleri ve değerlendirmeleri çerçevesinde Fransa ve İngiltere başta olmak üzere AB ülkelerini teyakkuza geçirmektedir. Yunanistan’ın ABD/İsrail ittifakına bu denli angaje olmasının nedeni ise son yıllarda uygulamaya koyduğu güvenlik ve savunma odaklı agresif dış politika stratejisidir.

Ekonomik Kriz, Sağın Yükselişi ve AB ile İlişkiler

1981 yılında Avrupa Toplulukları’na üye olan Yunanistan’ın Türkiye ve 1990’lı yıllarda Kuzey Makedonya ile ilişkilerinde yaşadığı sorunlar başta olmak üzere, dış politikaya ilişkin sorunlarını AB’nin sorunları haline getirmesi ve AB’yi kendi ulusal çıkarları doğrultusunda bu sorunları çözmeye zorlaması, 1980’li yıllarda Yunanistan’ın AT içinde de zaman zaman eleştirilmesine neden olmuş, ancak 1990’ların sonlarına doğru Türkiye ile yumuşama sürecine girilmesi ve 12 Haziran 2018 tarihinde Yunanistan’ın Makedonya’yı Kuzey Makedonya Cumhuriyeti olarak tanıyarak Kuzey Makedonya ile Prespa Antlaşması’nı imzalaması AB ile dış politikada uyumu artırmıştır. AB finansmanları ile ekonomik desteğini de artıran Yunanistan’ın AB ile ilişkilerindeki en büyük kırılma noktası ise 2008 Ekonomik Krizi sonucu başlayan ve 2015 yılında Yunanistan’ı derin bir borç krizine sürükleyen “Yunan Borç Krizi (Eurozone Crisis)” olmuştur.

İlişkilerin bozulmasındaki ilk kıvılcım, 2009 yılında yeni seçilen PASOK hükümetinin, bir önceki hükümetin bütçe açığı rakamlarını manipüle ettiğini ve açığın ilan edilenin iki katı olduğunu açıklamasıyla belirmiş ve AB içinde Yunanistan’a karşı ciddi bir “güven bunalımı” başlamıştır. AB, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) oluşan “Troyka”, Yunanistan’a verilen kurtarma paketleri karşılığında çok ağır kemer sıkma önlemleri (maaş kesintileri, vergi artışları, özelleştirmeler) dayattığı için Yunan kamuoyunda bu politikalara karşı AB karşıtlığı başlamış, bu durum sol parti SYRIZA’nın iktidara gelmesine ve bir süre sonra teslim olunsa da AB’nin dayatmalarına başkaldırıyı beraberinde getirmiştir. Aynı yıl ekonomik krizin en yoğun olduğu dönemde, Suriye İç Savaşı’ndan kaçan sığınmacıların Yunan adaları üzerinden Avrupa’ya geçmesi yeni bir gerginlik yaratmış ve Yunanistan, AB’yi kendisini sığınmacı yüküyle yalnız bırakmakla suçlarken; bazı AB ülkeleri de (özellikle Doğu Avrupa ülkeleri), Yunanistan’ı sınırlarını yeterince iyi koruyamamakla suçlamıştır.[i]

Gerek ekonomik kriz gerekse artan mülteci göçü Yunanistan’da hem AB karşıtlığına hem de sağın ve milliyetçiliğin yükselişine neden olmuş, 2018 yılında kurtarma programlarının sona ermesi ve daha sonra Kiryakos Miçotakis liderliğindeki Yeni Demokrasi hükümetinin başa gelmesiyle dış politikada ulusal meseleler tekrar AB’nin önüne geçmiş, eski “tehditler” (Türkiye) yeniden “büyük bir tehdit” olarak güvenlikleştirilirken, Rusya ve İran gibi eski dostlar da yeni tehditler listesine eklenmiştir. Bugün Yunanistan, bahse konu ulusal tehditlerini AB’nin güvenlik politikasına dahil etmeye çalışmakta, bu konuda özellikle Fransa’nın büyük desteğini almakta ve Doğu Akdeniz’de AB’nin sınırlarını savunan bir “kale” rolüne bürünerek Brüksel ile bağlarını yeniden güçlendirmeye çalışmaktadır. Ancak Yunanistan’ın ekonomi ve güvenlik alanlarında AB’nin yetersiz ve etkisiz kaldığı inancı, 2020’li yıllarda ABD’ye bağımlı bir dış politika çizgisine gelmesine sebep olmuştur.

ABD Odaklı Agresif Güvenlik Anlayışı ve Yeni Düşmanlar

1952 yılından beri NATO üyesi olan ve tarihsel olarak ABD ile ilişkileri inişli çıkışlı bir yol izleyen Yunanistan, özellikle Miçotakis Hükümeti döneminde AB ile olan güvenlik ilişkilerini ABD ile dengeleme yoluna gitmiş ve İsrail ile kurduğu ittifakı da dahil ederek ABD ile sıkı bir stratejik ortaklık sürecine girmiştir. 1980’li yıllardan itibaren ABD’nin SSCB/Rusya ve Ortadoğu politikalarına destek vermeyen ve kamuoyunda ABD karşıtlığının oldukça fazla olduğu Yunanistan’ın ABD’nin politikalarına bu denli uyumlu olmasının temel nedeni iç politikada ekonomik kriz, mülteci göçü sonucu artan milliyetçi söylemler olurken, dış politikada Doğu Akdeniz’de Türkiye ile girdiği enerji sahalarına ilişkin rekabet olmuştur. 

2010’lu yılların sonuna doğru ABD, Türkiye ile S-400 krizi ve Suriye politikaları nedeniyle yaşadığı gerilimler sonucunda Yunanistan’ı bölgedeki “yeni stratejik çıpası” olarak görmeye başlayınca Yunanistan bu fırsatı değerlendirmiş ve ABD’nin Yunanistan’daki askeri varlığını artırmasına ve özellikle Türkiye sınırına yakın Dedeağaç’ta büyük bir lojistik merkez kurmasına izin vermiştir. Söz konusu yakınlaşma, ABD’nin 2019 yılında Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji Ortaklığı Yasası’nı onaylaması ve Yunanistan ve Kıbrıs’ı stratejik ortak ilan ederken Türkiye’ye yönelik F-35 ambargosu gibi adımları atması ile de pekişmiştir. Yunanistan bu dönemde askeri kapasitesini de yenileme stratejisi izlemiş ve hem ABD hem de Fransa ile önemli savunma antlaşmaları imzalamıştır.[ii]

Yunanistan’ın ABD odaklı agresif güvenlik anlayışı, 2018-2019 öncesinde iyi ilişkiler içerisinde olduğu Rusya ve İran’a karşı ise daha mesafeli hatta bu ülkelerin güvenlik tehdidi olarak algılandığı bir yöne evrilmiştir. Rusya ile kültürel/dini bağları olan ve özellikle 1990’lı yıllarda Rusya yanlısı bir dış politika güden Yunanistan’ın ABD ile yakınlaşması ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin iyi gidişatından rahatsız olması ile 2018 yılında başlayan bu tehdit algısı, 24 Şubat 2022 tarihinde Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlaması ile neredeyse hasmane bir tutuma dönüşmüştür. Savaşın başladığı gün Yunanistan, Rusya’yı en sert kınayan ülkelerden biri olmuş, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarına bire bir uymuş, Ukrayna’ya askeri yardım (silah) gönderme kararı almış; buna karşılık Rusya, Yunanistan’ın Sovyet yapımı zırhlı araçlarını (BMP-1) Ukrayna’ya göndermesini “doğrudan düşmanlık” olarak tanımlamıştır. Rusya’nın hemen sonrasında Yunanistan’ı resmi olarak “Dost Olmayan Ülkeler” listesine eklemesi, Yunanistan’ın ABD’ye güvenlik açısından daha fazla bağlanmasına neden olmuştur. 

İran ile 2020’li yıllara kadar dengeli ve iyi ilişkiler içinde olan Yunanistan’ın ABD/İsrail ittifakına bu denli bağlı olması, bu ülkeyle olan ilişkilerini de etkilemiş, Atina’nın İsrail ile kurduğu savunma işbirliği ve ABD’ye sağladığı askeri üs imkanları (Suda Körfezi), İran tarafından “hasmane bir çevreleme” olarak görülürken, Yunanistan ise geçmişte AB içinde İran ile diyaloğu savunan bir köprü ülke konumundayken, günümüzde bu rolünü tamamen ABD/İsrail ittifakı içinde hareket eden bir “sadık müttefik” profiline bırakmıştır. Böylece savunma ve güvenlik açığını kapatmak için ABD politikalarına daha fazla bağlanan Yunanistan, Rusya ve İran gibi öncesinde iyi ilişkiler içerisinde olduğu ülkeleri karşısına almış ve paradoksal olarak daha fazla güvenlik açığı hissetmeye başlamıştır. İlginç olan ise aslında kapatmak istediği savunma ve güvenlik açığının ana nedeninin Rusya ve İran değil, 2010’lu yıllardan itibaren tekrar “Doğu’dan Gelen Tehlike” söylemine dönmesi sonucu “en büyük güvenlik tehdidi” olarak Türkiye’yi görmesidir.

Türkiye’nin Yeniden Güvenlikleştirilmesi

1950’li yılların ortalarından beri Kıbrıs Sorunu başta olmak üzere Ege sorunları, adaların statüsü ve silahlandırılması, hava sahası ve FIR Hattı gibi çok sayıda sorunun hala çözülemediği Türk-Yunan ilişkilerinde 1997 yılından itibaren başlayan yakınlaşma, 1999 yılında Türkiye’nin AB’ye aday ülke olmasının Yunanistan tarafından desteklenmesi ile yeni bir sürece girmişti.  Aslında Türkiye’nin AB adaylık sürecine Yunanistan’ın onay vermesi ikili sorunları Türkiye-AB ilişkilerinin bir parçası haline getirme amacıyla gerçekleşmiş ve Atina, Türkiye’nin AB içinde daha öngörülebilir bir komşu olacağına inandığı için reformları desteklemiştir. 2002 yılında başlayan istişari görüşmelerle, Ege sorunları (kıta sahanlığı, hava sahası vb.) ilk kez bu kadar kapsamlı ve düzenli şekilde masaya yatırılmış, 2004 yılında Kıbrıs Sorunu’nun çözümü için hazırlanan Annan Planı’na Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) destek verirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) reddetmesi dönemin en büyük hayal kırıklığı olmuş, ancak sorunlar çözülmese de iyi niyet ilişkileri içerisinde gündeme getirilmeyecek şekilde her iki tarafta da dondurulmuştu. 

Bu süreçte hem Yunanistan hem de Türkiye tarafından karşılıklı ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi hedeflenmişti. Ancak 2010’lu yıllarda yaşanan ekonomik krizler, Doğu Akdeniz’deki enerji sahalarının keşfi ve bu sahaların hangi ülkenin Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde (MEB) olacağı tartışması, ilişkilerdeki bahar havasını sert bir rekabete dönüştürmüştür. Daha önce de belirtildiği üzere, bu rekabete Yunanistan’da yaşanan derin ekonomik kriz, mülteci göçü, AB ile yaşanan gerilimler ve milliyetçi söylemlerin tetiklenmesi eklenince Türkiye, yeniden “Yunanistan’ın en çok tehdit algıladığı ülke” konumuna getirilerek güvenlikleştirilmiştir.[iii]  

Bu çerçevede İsrail (Leviathan) ve Mısır (Zohr) açıklarında bulunan gaz rezervleri, Yunanistan ve GKRY’yi “enerji merkezi” olma hayaline itmiş, Türkiye’nin bu denklemin dışında tutulmaya çalışılması (EastMed projesi), Ankara’nın “Mavi Vatan” doktrinini hayata geçirmesine yol açmış, Türkiye’de 15 Temmuz 2016 tarihli FETÖ Darbe Girişimi sonrası kaçan askerlerin Yunanistan tarafından iade edilmemesi siyasi güveni temelden sarsmıştır. 2017 yılında İsviçre’nin Crans-Montana kentinde yapılan Kıbrıs müzakerelerinin başarısızlıkla sonuçlanması çözümsüzlüğü tetiklemiş ve her iki tarafın da sahada (sondaj gemileri ve donanma hareketliliğiyle) daha sert hamleler yapmasına yol açmıştır. Ayrıca Suriye İç Savaşı nedeniyle milyonlarca insanın Avrupa’ya geçiş noktası olan Ege Denizi, iki ülke arasında hem bir işbirliği alanı hem de karşılıklı suçlamaların odağı haline gelmiştir.

2019-2020 yıllarında Türkiye’nin sismik araştırma gemilerini donanma eşliğinde tartışmalı alanlara göndermesi ve Yunanistan’ın buna benzer şekilde yanıt vermesi, iki ülkeyi 1996 Kardak Krizi’nden sonra ilk kez sıcak çatışmanın eşiğine getirmiştir. Türkiye’nin 2019 yılında Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanları Anlaşması, Yunanistan’ın Girit üzerinden kurguladığı stratejiyi hukuken kestiği için Atina tarafından “hükümsüz” ilan edilmiş ve Yunanistan ve GKRY, Türkiye’yi dışarıda bırakacak şekilde İsrail ve Mısır gibi ülkelerle üçlü mekanizmalar kurmuştur. Türkiye ise bu durumu kendisini kıyılarına hapsetme girişimi olarak görmüştür. ABD’nin Yunanistan’daki askeri varlığını artırması ve özellikle Türkiye sınırına yakın Dedeağaç’ta büyük bir lojistik merkez kurması, Ankara tarafından bir tehdit ve dengeleme unsuru olarak algılanırken, Lozan ve Paris Antlaşmaları gereği gayri askeri statüde olması gereken Ege adalarının Yunanistan tarafından silahlandırılması isteği daha sık dile getirilmeye başlanmıştır. Türkiye, bu durumun adaların egemenliğini tartışmaya açtığını savunurken; Yunanistan, karasularını 12 mile çıkarması durumunda bunu Türkiye’nin “casus belli (savaş nedeni)” olarak göreceğine ilişkin kararını gerekçe göstererek meşru müdafaa hakkını kullandığını ileri sürmüştür. Her ne kadar iki ülke arasında Türkiye’de gerçekleşen 2023 depremi sonrası nispeten yumuşama ve aynı yıl siyasi diyalog, pozitif gündem, güven artırıcı önlemler konularında devamlı, yapıcı istişareleri kapsayan Atina Bildirgesi imzalansa da Türkiye’nin “güvenlik tehdidi” olduğu algısı çok fazla değişmemiştir.

Sonuç olarak Yunanistan’ın Türkiye’yi odak tehdit noktası olarak belirleyerek inşa ettiği agresif güvenlik anlayışı, onu ABD/İsrail İttifakı’na bağımlı kılmıştır. Bu bağımlılık, Yunanistan’ın güvenlik tehdidi saydığı ülkelere Türkiye’nin yanı sıra Rusya ve İran’ı eklemiş ve dış politikasındaki güvenlik ihtiyacı azalmaktan ziyade daha da artmıştır. İlerleyen günlerde söz konusu bu bağımlılığın, Yunanistan’ın “stratejik özerklik” arayışındaki AB içindeki konumunu nasıl etkileyeceği ve Türkiye’nin tehdit olarak algılandığı bu dış politika anlayışının AB’nin Türkiye ile kurmak istediğini beyan ettiği “jeostratejik ortaklık” düşüncesinden nasıl etkileneceği ise oldukça tartışmalı görünmektedir.


[i] Angelos Chryssogelos. (2019). Europeanisation as de-politicisation, crisis as re-politicisation: the case of Greek foreign policy during the Eurozone crisis. Journal of European Integration, 41(5).

[ii] Mehmet Uğur Ekinci, “Yunanistan’ın Stratejisi”, Kriter Kasım 2021 / Yıl 6, Sayı 62, https://kriterdergi.com/dis-politika/yunanistanin-stratejisi, (Erişim Tarihi: 27.04.2026).

[iii] Cihan Dizdaroğlu-Başar Baysal, 2022. “Güvenlikleştirme Çerçevesinden Türkiye-Yunanistan İlişkilerinin Analizi”, içinde Berk Esen-Başar Baysal (Der.) Eleştirel Güvenlik ve Türkiye: Uluslararası İlişkilerde Alternatif Yaklaşım, (329-362), İletişim Yayınları, İstanbul.

Doç. Dr. Pınar ÇAĞLAYAN
Doç. Dr. Pınar ÇAĞLAYAN
Doç. Dr. Pınar Çağlayan, 2003 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü’nden mezun olduktan sonra, yüksek lisans ve doktora derecelerini Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’ndan aldı. Çağlayan, Uşak Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaktadır ve aynı zamanda bölüm başkanı ve Uşak Üniversitesi AB Eğitim, Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin müdürüdür. Akademik ilgi alanları arasında uluslararası ilişkiler teorileri, Türk-Yunan ilişkileri, AB politikaları, Türk dış politikası, uluslararası göç, milliyetçilik ve Kıbrıs bulunmaktadır. 2021-2025 yılları arasında “100. Yılında Dışişleri Bakanlığı Tarihi ve Türk Dış Politikası ile Etkileşim Süreci” başlıklı bir TÜBİTAK-1001 Projesi ve “Göç ve Dini Çeşitlilik Konularında Teori ve Uygulama Arasındaki Bağlantı” başlıklı bir AB Cost Action Projesinde araştırmacı olarak çalışmıştır. Akademik kariyerinin yanı sıra, 2006-2020 yılları arasında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nda aile ve sosyal hizmetler uzmanı olarak çalışan Çağlayan, 2018-2020 yılları arasında da Avrupa Birliği’nin FRIT Programı kapsamında ESSN (Sosyal Uyum Yardımı) ve CCTE (Yabancılar İçin Şartlı Eğitim Yardımı) Projelerinde uzman olarak görev almıştır.

Benzer İçerikler