Analiz

Transatlantik İlişkilerin Dönüşümü ve Almanya’nın Stratejik Yeniden Konumlanması

Türkiye, Almanya’nın yeni jeopolitik değerlendirmelerinde göz ardı edilemeyecek bir aktör konumundadır.
Almanya hem Avrupa içindeki liderlik rolünü hem de küresel jeopolitik konumunu yeniden tanımlamaya devam edecektir.
Berlin açısından Türkiye’yle ortaklık, artık yalnızca ikili ilişkilerin değil, Avrupa’nın uzun vadeli güvenlik mimarisinin de önemli bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Avrupa arasındaki ilişkiler, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yeniden gerilim sürecine girmiştir. Özellikle gümrük tarifeleri konusunda yaşanan anlaşmazlıklar ve Hürmüz Boğazı çevresinde ortaya çıkan güvenlik krizlerinin ardından transatlantik ilişkilerde stratejik görüş ayrılıkları daha görünür hale gelmiştir. Avrupa Birliği’nin ekonomik ve siyasi lokomotifi konumundaki Almanya da bu süreçten doğrudan etkilenmekte ve Washington ile birtakım konularda görüş ayrılıkları yaşamaktadır.

Ancak Almanya ile ABD arasında yaşanan fikir ayrılıkları yeni değildir. Bunun en önemli örneklerinden biri 2003 yılında Irak’a yönelik ABD öncülüğündeki askeri müdahaledir. Dönemin Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Irak Savaşı’na katılmayı reddetmiş; Fransa ve Rusya ile birlikte askeri operasyona karşı ortak bir tutum sergilemiştir. Berlin, Paris ve Moskova’nın yayımladığı ortak bildiri, dönemin uluslararası siyasetinde çok taraflı diplomasi anlayışının önemli örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir.

Schröder hükümeti döneminde Almanya, ulusal güvenlik çıkarları ile Avrupa’nın stratejik menfaatlerini dengelemeye çalışan pragmatik bir dış politika izlemiştir. Bu çerçevede Rusya’yla enerji ve ekonomi başta olmak üzere birçok alanda yakın ilişkiler kurulmuş, karşılıklı bağımlılık yoluyla Avrupa güvenliğine katkı sağlanması hedeflenmiştir. Bugünden bakıldığında değişen uluslararası konjonktür, söz konusu politikanın kısa vadede rasyonel gerekçelere dayandığını göstermektedir.

Bununla birlikte Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a yönelik askeri müdahalesi ve özellikle 2014 yılında Kırım’ın ilhakıyla başlayan Ukrayna Krizi, Avrupa-Rusya ilişkilerinde yeni bir kırılma yaratmıştır. Böylece daha önce oluşturulan işbirliği mekanizmaları büyük ölçüde işlevini yitirmiş ve Avrupa yeniden güvenlik açısından ABD’ye daha fazla yaklaşmak zorunda kalmıştır. 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı ise bu süreci daha da hızlandırarak Avrupa’nın güvenlik mimarisini köklü biçimde değiştirmiştir.

Yeni dünya düzeninde Almanya gibi güçlü devlet geleneğine sahip ülkelerin daha iddialı bir jeopolitik rol üstlenmeleri kaçınılmaz görünmektedir. Bu doğrultuda Berlin’in son yıllarda askeri kapasitesini artırmaya yönelik attığı adımlar dikkat çekmektedir. Ukrayna Savaşı, Almanya açısından enerji güvenliği konusunda ciddi maliyetler doğururken, aynı zamanda Avrupa’nın siyasi ve jeopolitik liderliğini güçlendirebilecek önemli fırsatlar da yaratmıştır. Almanya’nın Avrupa’nın ekonomik ve siyasi lokomotifi rolünü koruyup güçlendirebilmesi, mevcut güvenlik krizleri karşısında göstereceği performansa bağlı olacaktır.

Nitekim Alman hükümetinin 2027 yılı bütçe taslağında savunma harcamalarına tarihi düzeyde kaynak ayırması, değişen jeopolitik gerçekliğin somut bir göstergesidir. Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Kuzey Akım Doğal Gaz Boru Hattı’nın devre dışı kalması, Almanya’yı alternatif enerji tedarik yolları aramaya yöneltmiş; sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) terminallerine yapılan yatırımlar ise enerji güvenliğinin ulusal stratejinin temel unsurlarından biri haline geldiğini göstermiştir. Buna ek olarak Körfez bölgesinde yaşanan güvenlik krizleri ve Hürmüz Boğazı çevresindeki istikrarsızlık, Alman ekonomisi üzerinde enerji maliyetleri bakımından ilave baskılar oluşturmaktadır.

Bu süreçte Almanya’nın dış politika literatürüne giren Zeitenwende (dönüm noktası) stratejisi, yalnızca savunma harcamalarının artırılmasını değil, aynı zamanda Berlin’in Avrupa’nın jeopolitik geleceğinde daha belirleyici bir aktör olmasını hedeflemektedir. Güvenlik kaygıları Almanya’yı yalnızca ekonomik güç olarak değil, aynı zamanda Avrupa’nın önde gelen jeopolitik merkezlerinden biri haline getirmektedir.

Almanya’nın değişen jeopolitik stratejisinin önemli boyutlarından biri de Avrupa’nın enerji güvenliği ekseninde ABD ile giderek belirginleşen stratejik rekabettir. Her ne kadar Washington ile Berlin, NATO çatısı altında müttefik olmaya devam etseler de Avrupa’nın gelecekteki enerji mimarisine ilişkin yaklaşımlarında farklılaşma gözlemlenmektedir. Rusya’dan doğal gaz akışının kesilmesi ve Kuzey Akım boru hatlarının devre dışı kalmasının ardından ABD, LNG ihracatını önemli ölçüde artırarak Avrupa’nın başlıca enerji tedarikçilerinden biri haline gelmiştir. Bu gelişme kısa vadede Avrupa’nın enerji arz güvenliğine katkı sağlarken, diğer taraftan Avrupa ekonomisinin Amerikan LNG’sine bağımlılığını artırmış ve özellikle enerji yoğun Alman sanayisinin uluslararası rekabet gücü üzerinde maliyet baskısı oluşturmuştur.

Berlin açısından enerji güvenliği, yalnızca Rusya’ya olan bağımlılığın sona erdirilmesi anlamına gelmemekte; aynı zamanda herhangi bir dış tedarikçiye aşırı bağımlılık oluşturmayacak çeşitlendirilmiş bir enerji stratejisinin inşa edilmesini gerektirmektedir. Bu doğrultuda Almanya, LNG altyapısını geliştirmenin yanı sıra yenilenebilir enerji kaynaklarına, hidrojen ekonomisine ve Körfez ülkeleri, Norveç ile diğer alternatif enerji ortaklarıyla işbirliğini güçlendirmeye yönelmektedir. Böylece enerji güvenliği ekonomik bir mesele olmanın ötesine geçerek jeopolitik nüfuz mücadelesinin temel araçlarından biri haline gelmektedir. Bu bağlamda ABD ile Almanya arasında ortaya çıkan rekabet, iki müttefik arasındaki bir çatışmadan ziyade Avrupa’nın enerji düzeninin nasıl şekilleneceği ve Avrupa’nın stratejik özerkliğinin hangi ölçüde sağlanacağına ilişkin farklı vizyonların yansıması olarak değerlendirilebilir.

NATO’nun ilk Genel Sekreteri Lord Ismay’a atfedilen ve uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla kullanılan “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride ve Almanları aşağıda tutmak” ifadesi, İttifak’ın kuruluş dönemindeki temel stratejik yaklaşımı özetleyen sembolik bir değerlendirme olarak kabul edilmektedir. Bu anlayış, Soğuk Savaş boyunca Avrupa güvenlik mimarisinin şekillenmesinde belirleyici rol oynamıştır. Ancak uluslararası sistemde meydana gelen dönüşümler; Rusya’nın yeniden revizyonist bir güç olarak ortaya çıkması, Çin’in küresel ölçekte yükselişi ve Almanya’nın ekonomik kapasitesini giderek daha fazla siyasi ve askeri güce dönüştürme yönündeki çabaları, bu tarihsel güvenlik anlayışının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra büyük ölçüde ABD eksenli güvenlik anlayışına dayanan Avrupa Birliği, günümüzde çok boyutlu güvenlik tehditleriyle karşı karşıyadır. Konvansiyonel savaş ihtimali yeniden gündeme gelirken, vekalet savaşları, siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları ve kritik altyapılara yönelik sabotaj girişimleri hibrit savaşın temel unsurları olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede yalnızca Rusya değil, aynı zamanda küresel ekonomik ve teknolojik kapasitesiyle Çin de Avrupa’nın güvenlik hesaplamalarında önemli bir jeopolitik aktör haline gelmiştir. Bu bağlamda NATO’nun kuruluş döneminde Almanya’nın sınırlandırılmasını esas alan güvenlik anlayışı, günümüzde yerini Almanya’nın Avrupa güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlendiği yeni bir jeopolitik gerçekliğe bırakmaktadır.

Dış tehditlerin varlığı, diğer dış aktörlerle işbirliğini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle Avrupa’nın güvenlik mimarisi yalnızca NATO çerçevesinde değil, farklı bölgesel ortaklıklarla da güçlendirilmek zorundadır. Almanya ile Birleşik Krallık arasında geliştirilen savunma işbirliği bu açıdan önemli bir örnektir. Benzer şekilde Türkiye’yle stratejik ilişkilerin derinleştirilmesi de Berlin açısından giderek daha fazla ağırlık kazanmaktadır.

Türkiye son yıllarda savunma sanayisinde kaydettiği gelişmeler, insansız hava sistemleri başta olmak üzere geliştirdiği yerli teknolojiler ve artan askeri üretim kapasitesi sayesinde Avrupa’nın dikkatini çeken ülkelerden biri haline gelmiştir. Bunun yanında Türkiye; Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu, Afrika ve Asya’yı birbirine bağlayan jeopolitik konumu sayesinde uluslararası sistemde önemli bir diplomatik aktör olarak öne çıkmaktadır. Farklı kriz bölgelerinde diyalog kurabilme kapasitesi ve arabuluculuk girişimleri de Ankara’nın stratejik önemini artırmaktadır.

Berlin açısından Türkiye’yle ortaklık, artık yalnızca ikili ilişkilerin değil, Avrupa’nın uzun vadeli güvenlik mimarisinin de önemli bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Almanya’nın bu işbirliğini geliştirmemesi durumunda, diğer Avrupa devletlerinin Ankara ile daha kapsamlı stratejik ortaklıklar kurması muhtemeldir. Bu nedenle Türkiye, Almanya’nın yeni jeopolitik değerlendirmelerinde göz ardı edilemeyecek bir aktör konumundadır.

Sonuç olarak Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ABD ile Avrupa arasında ortaya çıkan ticari ve stratejik anlaşmazlıklar, Avrupa’nın güvenlik ve dış politika anlayışını yeniden şekillendirmektedir. Almanya, bu dönüşümün merkezinde yer almakta; savunma kapasitesini artırırken enerji güvenliğini yeniden yapılandırmakta ve yeni stratejik ortaklıklar geliştirmektedir. Önümüzdeki dönemde Türkiye, Birleşik Krallık ve belirli alanlarda Pakistan gibi savunma alanında deneyim sahibi ülkelerle geliştirilecek işbirliklerinin, Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinin önemli unsurları arasında yer alacağı öngörülmektedir. Çok kutuplu uluslararası sistemin güçlenmesiyle birlikte Almanya’nın hem Avrupa içindeki liderlik rolünü hem de küresel jeopolitik konumunu yeniden tanımlamaya devam edeceği değerlendirilmektedir.

Toghrul VALIKHANLI
Toghrul VALIKHANLI
Toğrul Velihanlı, 2012 yılında Bakü Slavyan Üniversitesi Filoloji Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuştur. 2020 yılında Kahire Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ikinci lisans eğitimini tamamlamıştır. 2022 yılında Berlin Teknik Üniversitesi İşletme Hukuku Yüksek Lisansı (MBL), Avrupa ve Uluslararası Enerji Hukuku programını “Enerji Dönüşümü ve Enerji Güvenliği Zorlukları Zamanlarında AB-Azerbaycan Enerji İşbirliği” adlı teziyle master eğitimini tamamlamıştır. 2025 yılında Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doktora Programı’na kabul edilmiştir. Anadili Azerbaycan Türkçesi olan Toğrul Velihanlı, ileri seviyede İngilizce, Rusça ve Arapça bilmektedir. Araştırma alanları arasında Yatırımcı-Devlet Tahkimi, Enerji Hukuku ve Politikası, Rusya’nın Dış Politikası, Ortadoğu Çalışmaları, Uluslararası Hukuk ve Uluslararası İlişkilerdir yer almaktadır.

Benzer İçerikler