ABD-İran arasında İran’ın nükleer programına ilişkin müzakereler yürütülürken İsrail’in sonrasında ABD’nin İran’a saldırması Trump-Netanyahu ikilisi tarafından yine diplomasinin rafa kaldırılmasının ve kuvvet kullanma tehdidi/kuvvet kullanma yasağının hiçe sayılmasının bariz örneğini teşkil etmiştir. Tel Aviv-Washington gündeminin aslında hiçbir zaman açıklanıldığının aksine İran’ın nükleer programının uluslararası denetime açılması, balistik füzelerinin kullanılmaması olmadığını göstermiştir. Diğer bir ifadeyle hedef, Orta Doğu’da istikrarsızlığın, savaşın sürmesi ve diğer yandan da İran İslam Cumhuriyeti’nde rejim değişikliği olduğu görülmüştür. Ayrıca Trump ve Netanyahu’nun İran halkına seslenip ayaklanmaya çağırması da asıl gündemin ne olduğunu göstermektedir. Yaşanan bu süreçte salt Orta Doğu’da değil, dünya genelinde sistemin, bu çevrede yürütülen siyasetin değiştirilmek istendiği ve oluşacak yeni çerçevede uluslararası hukuka başvurulmadığı görülmüştür. Bunun yanında Trump’ın savaşı başlatma şekli salt uluslararası hukuka değil, Amerikan Anayasası’na da aykırıdır.
Uluslararası hukuk, özellikle gelişmesinin ivme kazandığı 20. yüzyılda uluslararası siyasetten ve uluslararası toplumun bazı ihtiyaçlarından etkilenmiş ve gerek uluslararası hukukun aktörlerindeki çeşitliliğin gerekse uluslararası hukukun içeriğindeki çeşitliliğin gösterdiği üzere gelişmiştir. Söz konusu durum kuvvet kullanmaya ilişkin değişen yaklaşımda da kendisini göstermiştir. Kuvvet kullanma tehdidinin ve kuvvet kullanmanın yasaklanması, uluslararası hukuk nezdinde bir anda yaşanan gelişmenin sonucu değildir; süreç içinde çeşitli aşamalardan geçerek devletlerin uluslararası ilişkilerinde, dış politikalarında kuvvet kullanma tehdidinde bulunması ve kuvvet kullanması yasaklanmıştır. 1945 yılından beri BM Andlaşması’nın 2/4 maddesinde yer almakta ve jus cogens norm niteliğine sahip olmaktadır.
Süreç; kuvvet kullanmanın devletler için bir egemenlik göstergesi olduğu, bir hak olarak algılandığı dönemden 1919 tarihli Milletler Cemiyeti Misakı ile sınırlanmasına, 1928 yılında imzalanan Briand-Kellogg Paktı ile savaşın bir araç olarak kabul edilmemesine evrilmiştir. 1945 yılından önce kuvvet kullanma sınırlanmış ama yasaklanmamıştır. Yasak yukarıda belirtildiği üzere BM Andlaşması ile gelmiştir. Fakat bugün gelinen noktada kuvvet kullanmaya dair tarihsel sürecin en başına gelindiği ve güçlünün hukuku “paradigması”na dönüldüğü görülmektedir.
İran’a 28 Şubat’ta ABD ve İsrail tarafından düzenlenen saldırılar, artık uluslararası hukukta tartışmalı olsa da dönem dönem başvurulan “Koruma Sorumluluğu” gibi çeşitli ilkelere başvurulmasına dahi gerek duyulmadığını göstermektedir. İsrail, ilk saldırısını “önleyici saldırı” gibi uluslararası hukukta oldukça tartışmalı bir “ilke”ye dayandırmaya çalışsa da BM Andlaşması’nın 2/4 maddesinde belirtilen yasağın ve dolayısıyla yine aynı Andlaşma’nın 51. Maddesinde belirtilen meşru müdafaa hakkının da lafzına ve ruhuna aykırıdır.
ABD iç hukuku nezdinde değerlendirilme yapıldığında ise yukarıda da belirtildiği üzere Trump’ın emrini verdiği kuvvet kullanma eylemleri Amerikan Anayasası’nın ihlalini teşkil etmektedir. İlgili eylemlerin “savaş” olarak nitelendirilmesinden hareketle ABD Başkanı’nın komutan sıfatı ile karar vereceği bir sınıflandırılmada yer almamaktadır. Aksine Amerikan Kongresi’nin onayının alınması gereken bir kuvvet kullanma kategorizasyonu içinde bulunmaktadır.
İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü’nün eski Komutanı Kasım Süleymani’nin 2020 yılında Irak’ta yine ABD’nin düzenlediği bir saldırıda hayatını kaybetmesinden bu yana İran’da rejimin gücünün sorgulandığını ifade etmek mümkündür. 7 Ekim 2023 tarihinden sonra İsrail’in saldırılarında İran’ın “vekilleri” de hedef alınmıştır. Böylelikle İran’ın gücünün sorgulanmasını salt İran’la sınırlı kalmamış ve Orta Doğu’ya yaymıştır. Hizbullah’ın Hasan Nasrallah dahil lider kadrosunun Lübnan’da İsrail’in düzenlediği saldırılar kapsamında hayatını kaybetmesi İran’ın istihbarat kapasitesini de sorgulatmıştır.
Benzer yaklaşım Tahran’daki Devrim Muhafızları’nın karargahında Hamas’ın Siyasi Büro Şefi İsmail Haniye’nin öldürülmesinde de dile getirilmiştir. 12 günlük Haziran 2025 Savaşı’nda ise İran’ın caydırıcılığı ve saldırı kapasitesi ABD ve İsrail tarafından test edilmiştir. Diğer bir ifadeyle İran, belli bir süredir darbe üzerine darbe almıştır. Bu süreç içinde Trump-Netanyahu ikilisinin İran’a yönelik tehditleri dünya gündemini sarsmıştır. Gerginliğin ve tedirginliğin arttığı bu ortamda İran, müzakere masasına oturmayı tercih etmiş ve söylemlerinde uluslararası hukuka bağlılığını vurgulamıştır.
Hukuka uygunluğun çerçevesi içinde müzakere masasında gelişmeler yaşanacağı düşünülürken İran’a asıl darbe ise savaşın ilk gününde gelmiştir. Sistemin en güçlü ve kilit ismi Ayetullah Ali Hamaney, ABD ve İsrail ortak saldırısı sonucunda 28 Şubat’ta öldürülmüştür. Salt Orta Doğu’da değil, dünyadaki Amerikan ve İsrail karşıtlığının en etkili, güçlü kilit ismi artık “denklemden çıkarılmıştır.” İran siyasetinin en muhafazakar, katı isimlerinin başında gelen Hamaney’in sağlık durumunun ciddi olduğu ve yerine kimin geçeceğine dair senaryoların konuşulduğu bir dönemde suikaste kurban gitmiştir. Eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin yeni lider olarak adı geçerken bir helikopter kazasında hayatını kaybetmesinden sonra gözler Hamaney’in oğluna çevrilmiştir. Saldırılarının ilk gününün sonunda rejimin kilit isimlerinin hedef alınması, İran’ın caydırıcılığını hatta caydırıcılığından da öte dayanıklılığını test etmeyi amaçlamaktadır. Rejimin diğer ifadeyle sistemin özellikle Hamaney sonrası yeni bir lideri hızla belirlemesi, yine öldürülen genelkurmay başkanı yerine yeni bir ismi belirlemesi önem arz edecektir.
Mevcut dönemde ise ABD ve İsrail’in başlattığı savaşın günler, hatta haftalar boyu devam edeceği Trump tarafından açıklanmıştır. Trump’ın söyleminde İran halkına seslenmesi, Hamaney’in ölümünü dünya kamuoyuna duyurduğunda kullandığı dil, rejimin değiştirilmesine en azından İran İslam Cumhuriyeti’nin lider kadrosunun tasfiye edilmesine odaklandığını göstermektedir. Dolayısıyla tüm İran’ın saldırılarda hedeflendiği düşünülmemektedir. Aksine stratejik noktaların hedef olarak seçilmeye devam edeceğini göstermektedir. Uranyum tesisleri bu bağlamda ilk akla gelen hedefler arasındadır. İran’ın balistik füze cephanesi, füze fırlatıcıları da saldırılar da yok edilebilir.
İran’ın balistik füze sistemi ABD eski Başkanı Barack Obama döneminde imzalanan İran Nükleer Anlaşması olarak da bilenen Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na Trump’ın karşı çıkmasının en önemli sebebini teşkil etmekte idi. Bu eksikliğin çok önemli olduğunu kaydeden Trump, Amerikan başkanlık koltuğunda oturduğunda ise Plan’dan ülkesini çekmişti. 2026 müzakerelerinin farklı olması için ise füzeler gibi başlıkların ABD ele alınması istenmekte idi. Zaten Washington, İran Nükleer Anlaşması’ndan farklı bir metin hedeflemektedir. Fakat Tahran, söz konusu füzelerin savunmasında kilit role sahip olduğu için müzakerelere dahil edilmesine karşı çıkmakta idi.
Diplomatik görüşmeler, İran’ın nükleer programının uluslararası andlaşma diğer ifadeyle hukukla sorun olmaktan çıkarılması girişimi yeniden konuyu uluslararası hukuka ve uluslararası ilişkilerin hukukla olan ilişkisine gerekmektedir. Nükleer silahların sınırlanması, Soğuk Savaş’ta gündeme gelmiş ve 1970 yılında yürürlüğü giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Andlaşması ile uygulamaya geçmiştir. Andlaşma’da belirtilen ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık dışında hiçbir devlet nükleer silaha sahip olmayacaktır. İran, 1970 yılından bu yana söz konusu Andlaşma’ya taraftır. Zaten şubat ayında yapılan açıklamaya bakıldığında Tahran, Andlaşma’dan doğan yükümlülüklerine bağlı olduğunu açıklamıştır. Oysa İsrail’in nükleer güç olduğu bilinmektedir.
Uluslararası hukukun kuvvet kullanma tehdidini, kuvvet kullanmayı yasaklaması anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi başlıklarından biri olan müzakerelerle doğrudan bağlantılıdır. İran örneğinde müzakereler devam ederken ABD ve İsrail ibreyi kuvvet kullanmaya çevirmiştir. Yukarıda da bahsedildiği üzere diplomasi yerine rejim değişikliği hedeflenmiştir. İsrail, saldırıya başlarken “önleyici saldırı” ifadesini kullanarak İran’a karşı ihlal ettiği kuvvet kullanma yasağını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu söylem, uluslararası hukukta tartışılmakta olup düşmanın bir saldırıda bulunacağı fikrine odaklanmaktadır. Meşru müdafaa ilkesine dayandığı ifade edilse de tartışmalıdır. Daha çok önleyici meşru müdafaa ilkesine başvurulmakta olup ve söz konu ilke de BM Andlaşması’nın 51. Maddesinde belirtilen meşru müdafaa hakkına aykırıdır. Maddede belirtilen şartların yerine gelmesi halinde kuvvet kullanma yasal ve meşru hale gelmektedir. İlgili şartlardan en önemlisi ilk önce bir saldırının gerçekleşmesidir. Bu saldırı sonrasında meşru müdafaa hakkı doğmaktadır.
ABD-İsrail’in ortak saldırısı 51. Madde kapsamında değerlendirilirse meşru müdafaa hakkının ihlali olduğu dolayısıyla kuvvet kullanma yasağının ihlali olduğu görülmektedir. Gerek ABD gerekse İsrail farklı dönemlerde farklı ülkelere saldırılarak “önleyici meşru müdafaa” ilkesini çalıştırdıklarını belirtmiştir. ABD’nin 2003 Irak işgali, 1981 yılında İsrail’in Irak’taki Osirak nükleer reaktörüne saldırması aynı anlayışın örnekleridir. Yine İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine önceki saldırıları aynı çerçevede meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Sonuç olarak İran’ın müzakere masasında sıkıştırılmasının ise yukarıda da belirtildiği üzere amaçlanmadığı düşünülmektedir. Venezuela’daki kuvvet kullanma ihlalinde olduğu üzere ABD-İsrail ile işbirliği içinde bulunabilecek yeni bir lider, yeni bir rejimin İran’da da hedeflendiği Trump’ın açıklamalarından anlaşılmaktadır. Bu uğurda uluslararası hukuk yine ABD-İsrail ikilisi tarafından bilerek açıkça ihlal edilmektedir. Uluslararası sistem genelinde Orta Doğu özelinde paradigma değişiminin yaşandığı ve konuşulduğu bu dönemde uluslararası hukukun öne çıkması kısa, orta ve uzun dönemde çok uzak bir ihtimal olarak görülmektedir. İran’ın izole edilmesi Trump’ın ilk döneminde ortaya koyulan “Yüzyılın Planı” ile gündeme oturtulmuştur. Filistin sorununun çözülmesi yerine İran karşıtlığı ile İsrail, Orta Doğu’ya entegre edilmeye çalışmıştır. Bahse konu anlayış, İbrahim Andlaşmaları ile uygulamaya geçmiştir. Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri adı geçen antlaşma ile İsrail ile ilişkilerini normalleştirerek İran’ın ortak düşman olduğunu kabul etmiştir. Trump’ın ikinci döneminde ise söz konusu tablo savaş ile uygulanmaktadır.
