Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın İran’la yeni bir anlaşma zemini arayışına yönelmesi ve bu süreçte İsrail’de yükselen kaygılar, ilk bakışta İran’ın nükleer programı veya Orta Doğu’daki güç dengeleri üzerinden okunabilir. Ancak son dönemde Washington-Tahran hattında yaşanan gelişmeler ve İsrail tarafında ortaya çıkan tepkiler, daha derin bir dönüşüme işaret etmektedir. Nitekim Trump’a yakın isimler, İran’la olası bir uzlaşı süreci nedeniyle endişe duyan İsrailli çevreleri yatıştırmaya çalışırken; İsrail kamuoyunda Amerikan desteğinin geleceğine ilişkin soru işaretleri de giderek daha görünür hale gelmektedir.[i]
Bu durum ABD’nin Orta Doğu’daki rol tanımında yaşanan dönüşüm ile İsrail’in uzun yıllardır üzerine inşa ettiği güvenlik kimliği arasındaki yapısal gerilimi ortaya çıkarmaktadır. Devletlerin dış politikaları, kendilerine biçtikleri roller ve diğer aktörlerin bu rolleri nasıl tanıdığı üzerinden okunduğunda, bugün yaşanan tartışmanın merkezinde İran değil, ABD’nin kendisini ve müttefiklerini nasıl tanımladığı ve müttefiklerinin de bu tanınmayı nasıl algıladığı soruları bulunmaktadır.
Soğuk Savaş sonrasından itibaren İsrail, kendisini Washington’ın Orta Doğu’daki en yakın stratejik ortağı, bölgesel güvenlik mimarisinin temel unsuru ve İran’a karşı dengeleyici aktörü olarak konumlandırmıştır. Bu rol yalnızca İsrail’in kendi tanımlamasından ibaret değildir; uzun yıllar boyunca ABD tarafından da büyük ölçüde kabul edilmiş ve desteklenmiştir. Ancak sistemde bu denli birbirine bağlı olan roller tek taraflı olarak sürdürülemez. Bir devletin kendine atfettiği rolün devamı, diğer aktörlerin de bu rolü tanımaya devam etmesine bağlıdır.[ii] Tam da bu nedenle Trump yönetiminin İran’la bir uzlaşı zemini araması, İsrail açısından diplomatik bir tercih değişikliği olmakla birlikte rol çatışması üreten bir mekanizma olarak da değerlendirilmektedir.
Nitekim İsrail kendisini ABD’nin vazgeçilmez stratejik ortağı olarak görürken; Washington, giderek daha fazla maliyet-fayda hesapları üzerinden hareket eden ve bölgesel angajmanlarını yeniden değerlendiren bir aktör görüntüsü vermektedir. Bu durum İsrail’in uzun yıllardır benimsediği “ABD’nin koşulsuz desteğine sahip bölgesel güvenlik aktörü” rolü ile Trump yönetiminin benimsediği daha transaksiyonel dış politika anlayışı arasında bir uyumsuzluk yaratmaktadır. Başka bir ifadeyle İsrail’in yaşadığı güvenlik kaygısı, İran’ın güçlenmesinden çok ABD’nin rol tanımının değişmesinden kaynaklanmaktadır.
Bu duruma ontolojik güvenlik yaklaşımıyla bakıldığında ise devletlerin yalnızca fiziksel tehditlerden korunmaya çalışmadığını, aynı zamanda kimliklerinin ve uluslararası sistem içindeki yerlerinin sürekliliğini de korumaya çalıştıklarını söylemek gerekir. Devletlerin güvenlik algıları çoğu zaman sahip oldukları askeri kapasiteden öte, kendilerini nasıl tanımladıkları ve çevrelerindeki aktörlerle kurdukları ilişkilerin ne kadar öngörülebilir olduğundan etkilenmektedir.[iii] Bu çerçevede İsrail’in bugün yaşadığı kaygı, İran’ın askeri kapasitesinden çok ABD-İsrail ilişkisinin artık geçmişte olduğu kadar öngörülebilir olmamasından kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle Tel Aviv yönetimi, İran’la bir anlaşmanın sonuçlarından çok, ABD’nin artık kendisini aynı şekilde görmeme ihtimaliyle yüzleşmektedir.
Trump’ın yaklaşımı ise geleneksel Amerikan dış politika reflekslerinden farklı bir mantık üzerinden şekillenmektedir. Trump için dış politika büyük ölçüde ideolojik bağlılıklar veya tarihsel ittifak sadakatleri üzerinden değil, maliyet ve fayda dengesi üzerinden okunmaktadır. Bu nedenle İran’la yürütülen temaslar, yalnızca nükleer programı sınırlandırmaya yönelik bir girişim olarak değil, aynı zamanda Orta Doğu’daki askeri yükün azaltılması, bölgesel gerilimlerin kontrol altına alınması ve Amerikan kaynaklarının daha öncelikli görülen alanlara yönlendirilmesi olarak okunmaktadır.[iv]
Bu durum özellikle ABD’nin küresel stratejik önceliklerindeki dönüşümle birlikte daha anlamlı hale gelmektedir. Son yıllarda Washington’ın dış politika belgelerinde ve stratejik değerlendirmelerinde Çin’in “sistemik rakip” olarak tanımlanması, Amerikan karar alıcılarını Orta Doğu’daki uzun süreli ve maliyetli angajmanları yeniden düşünmeye yöneltmiştir. Bu bağlamda İran’la belirli düzeyde bir uzlaşının sağlanması, yalnızca bölgesel istikrar arayışı değil; aynı zamanda ABD’nin dikkatini ve kaynaklarını Hint-Pasifik’e kaydırma stratejisinin de bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Ancak İran dosyasını yalnızca büyük güç rekabeti üzerinden okumak eksik kalacaktır. Çünkü Washington’ın Tahran’la uzlaşma arayışının arkasında bağlantısallık güvenliği olarak tanımlanabilecek daha geniş bir ekonomik boyut da bulunmaktadır. Son yıllarda Hürmüz Boğazı ve Babül Mendep hattında yaşanan krizler, küresel enerji ve ticaret akışlarının ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir. Özellikle Kızıldeniz’deki saldırılar ve deniz taşımacılığı üzerindeki baskılar, küresel tedarik zincirlerinde ciddi maliyetler yaratmıştır.[v] Bu nedenle ABD açısından İran çevrelenmesi gereken bir tehdit değil; küresel ekonomik akışların sürdürülebilirliği açısından yönetilmesi gereken bir aktör haline gelmiştir.
Bu durum İsrail’in güvenlik öncelikleri ile ABD’nin küresel öncelikleri arasındaki farklılaşmayı daha görünür hale getirmektedir. Tel Aviv açısından İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması temel hedef olmaya devam ederken, Washington açısından enerji güvenliği, deniz ticaret yollarının açıklığı, küresel enflasyon baskılarının azaltılması ve Çin’e karşı stratejik kaynakların korunması daha öncelikli hale gelebilmektedir. Dolayısıyla iki ülke arasındaki ayrışma, tehdit algılarının ve stratejik önceliklerin farklılaşmasından kaynaklanmaktadır.
Aslında bu gelişme yalnızca İsrail’e özgü değildir. Çok kutupluluğun giderek daha görünür hale geldiği mevcut uluslararası sistemde, büyük güçlerin müttefiklerine yönelik yaklaşımı da dönüşmektedir. Eskiden güvenlik garantileri daha kalıcı ve öngörülebilir ilişkilere dayanırken bugün ittifak ilişkileri giderek daha fazla pazarlık konusu haline gelmektedir. İran krizinde görüldüğü üzere; ABD, İsrail açısından bakıldığında, artık bir “güvenlik garantörü” olmaktan ziyade birtakım stratejik hesaplarla hareket eden “güvenilmez bir aktör” haline dönüşmektedir. Zira ABD’nin müttefiklerine yönelik yaklaşımı, “Önce Amerika” doktriniyle birlikte yapısal bir dönüşüm sürecine girmiştir ve görünen o ki İsrail de bu sürecin dışında değildir.
Sonuç olarak Trump’ın İran’la uzlaşı arayışı, İsrail’in güvenlik krizinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu gelişme, ABD’nin Orta Doğu’daki geleneksel rol tanımının dönüşmekte olduğunu ve buna bağlı olarak müttefik devletlerin de kendi kimliklerini yeniden değerlendirmek zorunda kaldığını göstermektedir. İsrail’in yaşadığı kaygı, İran’ın güçlenmesinden çok, Washington’ın kendisini artık aynı şekilde tanımlamıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bugün yaşanan tartışma, yalnızca İran dosyasına ilişkin diplomatik bir anlaşmazlık değil; değişen uluslararası sistemde müttefiklik, güvenlik garantisi ve stratejik ortaklık kavramlarının yeniden tanımlandığı daha geniş bir dönüşümün parçasıdır.
[i] Alexander Cornwell ve Benjamin Raab, “Trump allies defend him to Israelis anxious over Iran deal”, Reuters, https://www.reuters.com/business/media-telecom/trump-allies-defend-him-israelis-anxious-over-iran-deal-2026-06-22/, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[ii] Sebastian Harnisch, “Conceptualizing in the Minefield: Role Theory and Foreign Policy Learning”, Foreign Policy Analysis, 8(1), 47–69, 2012, http://www.jstor.org/stable/24909853, ss.52.
[iii] Jennifer Mitzen, “Ontological Security in World Politics: State Identity and the Security Dilemma”, European Journal of International Relations, 12(3): 341–370, 2006, DOI: 10.1177/1354066106067346, ss.346.
[iv] Matt Spetalnick ve Humeyra Pamuk, “Trump veers toward exit in Iran war but risks loom”, Reuters, https://www.reuters.com/world/us/trump-veers-toward-exit-iran-war-risks-loom-2026-06-15/, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[v] Nidhi Verma, Siyi Liu ve Joyce Lee, “Hormuz reopening to release wave of oil supply, depress prices”, Reuters, https://www.reuters.com/business/energy/hormuz-reopening-release-wave-oil-supply-depress-prices-2026-06-18/, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
