Kolombiya’da Abelardo de la Espriella’nın devlet başkanlığı görevini devralması, ülkenin yalnızca iç politikasında değil, dış politika ve güvenlik anlayışında da önemli bir dönüşümün başlangıcına işaret etmektedir. De la Espriella’nın göreve başlamasından yalnızca birkaç saat sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Kolombiya’ya 1 milyar dolarlık güvenlik paketi açıklaması, Washington-Bogota ilişkilerinin Gustavo Petro döneminden farklı bir zeminde yeniden yapılandırılacağını göstermektedir.[i] Bu gelişme aynı zamanda ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminde Latin Amerika’ya yönelik politikasında ideolojik yakınlık, güvenlik işbirliği ve ekonomik ilişkileri birbirini tamamlayan araçlar olarak kullanmaya başladığını ortaya koymaktadır.
Kolombiya, Soğuk Savaş sonrasında Washington’un Güney Amerika’daki en önemli ortaklarından biri olmuştur. Özellikle yasaklı maddeyle mücadele kapsamında geliştirilen “Plan Kolombiya”, iki ülke arasındaki askerî ve güvenlik ilişkilerinin kurumsallaşmasını sağlamıştır. Ancak Gustavo Petro’nun 2022 yılında iktidara gelmesiyle Bogota, Washington’la geleneksel ittifakını tamamen terk etmemekle birlikte daha özerk bir dış politika arayışına yönelmiştir. Petro’nun Venezuela ve Küba’yla ilişkileri geliştirmesi, Filistin meselesinde İsrail’e yönelik sert eleştirileri ve Latin Amerika’nın Washington’dan daha bağımsız hareket etmesi gerektiğini savunması bu yaklaşımın önemli göstergeleri olmuştur.
De la Espriella yönetimi ise bu çizgiden belirgin biçimde uzaklaşmaktadır. Yeni devlet başkanının seçim kampanyasında Trump’a duyduğu yakınlığı açıkça ortaya koyması ve ABD’yle güçlü bir askerî ittifak kuracağını açıklaması, Kolombiya’nın yeniden Washington merkezli bir güvenlik mimarisine yöneldiğini göstermektedir. Bu nedenle ABD tarafından açıklanan 1 milyar dolarlık paket yalnızca organize suç ve kartellerle mücadele amacı taşıyan teknik bir yardım olarak değerlendirilmemesi yerinde olacaktır. Söz konusu destek aynı zamanda Washington’un kendisiyle ideolojik ve stratejik açıdan uyumlu bir Kolombiya yönetimini bölgesel ölçekte güçlendirme arzusunu yansıtmaktadır.
Bu dönüşümün en görünür olduğu alanlardan biri güvenlik politikasıdır. Petro yönetiminin “Topyekûn Barış” yaklaşımı, silahlı aktörlerle müzakere yoluyla ülkedeki uzun süreli çatışmaları sona erdirmeyi hedeflemekteydi. Bununla birlikte silahlı grupların son yıllarda güç kazanması ve özellikle Kolombiya-Venezuela sınırındaki çatışmaların on binlerce insanı yerinden etmesi, bu politikanın etkinliği konusunda ciddi tartışmalar yaratmıştır. De la Espriella ise müzakere merkezli yaklaşımın yerine askerî kapasitenin ve devlet otoritesinin ön plana çıkarıldığı bir güvenlik politikası benimsemektedir.
Yeni devlet başkanının yemin törenini başkent Bogota yerine güvenlik sorunlarının yoğun olduğu Cali’de gerçekleştirmesi de sembolik açıdan önem taşımaktadır. De la Espriella’nın burada yasadışı silahlı gruplara karşı “topyekûn savaş” ilan etmesi ve ülkenin hiçbir bölgesinin suç örgütleri açısından güvenli olmayacağını açıklaması, devletin zor kullanma kapasitesinin yeniden güvenlik politikasının merkezine yerleştirileceğini göstermektedir.[ii] Bu yaklaşım, El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele’nin çetelere karşı yürüttüğü sert güvenlik politikası ve Ekvador Devlet Başkanı Daniel Noboa’nın organize suç örgütlerine karşı askerî yöntemlere başvurmasıyla benzerlik göstermektedir.
Kolombiya’nın Trump tarafından oluşturulan “Amerikalar Kalkanı” güvenlik ortaklığına katılma kararı da bu bağlamda değerlendirilebilir. Bogota’nın söz konusu yapıya katılması, ikili ilişkilerin ötesinde Washington’un Latin Amerika’da geliştirmeye çalıştığı yeni güvenlik mimarisine dâhil olması anlamına gelmektedir. Yasadışı madde kaçakçılığı, organize suç ve düzensiz göç gibi sorunların ortak güvenlik tehditleri olarak tanımlanması, ABD’nin bölgedeki askerî ve siyasi etkisini yeniden güçlendirmesine imkân sağlayabilir. Kolombiya ise sahip olduğu coğrafi konum, Venezuela’yla uzun sınırı ve Pasifik ile Karayipler’e erişimi nedeniyle bu stratejinin en önemli ülkelerinden biri olmaya adaydır.
Trump yönetiminin yaklaşımı aynı zamanda Latin Amerika politikasında ideolojik yakınlığın giderek daha belirleyici hâle geldiğini göstermektedir. Trump’ın seçimlerden önce De la Espriella’ya açık destek vermesi ve göreve başlamasının hemen ardından önemli bir ekonomik-güvenlik paketinin açıklanması bunun somut göstergesidir. Benzer biçimde Javier Milei yönetimindeki Arjantin’in ABD’den önemli finansal destek alması, Washington’un siyasi açıdan kendisine yakın hükümetlerle ilişkilerini ekonomik araçlarla güçlendirdiğine işaret etmektedir. Buna karşılık Küba gibi Washington’un politikalarına karşı çıkan yönetimler üzerindeki baskının artırılması, bölgesel politikanın giderek daha belirgin bir dost-rakip ayrımı üzerinden şekillenmesine neden olmaktadır.
Kolombiya’daki dönüşümün bir diğer önemli boyutu İsrail’le ilişkilerdir. Petro yönetimi Gazze’deki savaş nedeniyle İsrail hükümetine karşı Latin Amerika’daki en sert tutumlardan birini benimsemiş ve diplomatik ilişkileri kesmiştir. De la Espriella’nın ABD’nin yanı sıra İsrail’le güçlü askerî ittifak kurma vaadi ise Bogota’nın Orta Doğu politikasında da önemli bir yön değişikliğine hazırlandığını göstermektedir. Dolayısıyla Kolombiya’daki iktidar değişimi yalnızca bölgesel ilişkileri değil, ülkenin küresel meselelerde konumlandığı diplomatik ekseni de değiştirebilir.
Bu süreç Latin Amerika’da son dönemde ortaya çıkan daha geniş kapsamlı sağa yönelimden bağımsız değildir. Arjantin’de Milei, Peru’da Keiko Fujimori ve Kolombiya’da De la Espriella’nın yükselişi; ekonomik sorunlar, düzensiz göç, organize suç ve güvenlik kaygılarının seçmen davranışları üzerindeki etkisinin arttığını göstermektedir. Bu tablo içerisinde Brezilya, bölgesel dengeler açısından daha kritik bir konuma gelmektedir. Luiz Inacio Lula da Silva yönetiminin bölgedeki büyük ülkeler arasında sol çizgiyi temsil eden başlıca aktör olarak kalması ve yaklaşan seçimlerde Flavio Bolsonaro’yla karşılaşacak olması, Brezilya seçimlerinin yalnızca ulusal değil bölgesel bir anlam kazanmasına yol açmaktadır.
Sonuç olarak De la Espriella’nın iktidara gelişi, Kolombiya’da sıradan bir hükümet değişikliğinin ötesinde değerlendirilmesi yerinde bir yaklaşım olacaktır. Yeni yönetimin göreve başlamasının ardından ABD’nin 1 milyar dolarlık güvenlik desteği açıklaması, Washington’un Kolombiya’yı Latin Amerika stratejisinin temel ortaklarından biri olarak yeniden konumlandırmak istediğini göstermektedir. Petro döneminin müzakereci güvenlik politikası, bölgesel özerklik arayışı ve Washington’a mesafeli söyleminin yerini; askerî güvenliği, ABD’yle stratejik ortaklığı ve ideolojik yakınlığı önceleyen yeni bir yaklaşım almaktadır. Bu nedenle Kolombiya’daki değişim, Latin Amerika’daki sağa yönelimin yanı sıra ABD’nin bölgedeki nüfuzunu yeniden tahkim etmeye yönelik daha geniş kapsamlı stratejisinin önemli bir parçası olarak okunabilir.
[i] Aikman, Ian, and Mimi Swaby. “US Offers $1bn to Colombia on New Right-Wing President’s First Day of Officee”, BBC, www.bbc.com/news/articles/cy9wy3y0e5wo, (Erişim Tarihi: 09.08.2026).
[ii] Aynı yer.
