7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, hem mevcut savunma ortaklıklarına yeni bir boyut kazandırmış hem de bölgesel-küresel jeopolitikteki mevcut değişim ve dönüşüm sürecini hızlandırmıştır. Bu tarihi anlaşmanın önemini ve geleceğe ilişkin beklentileri değerlendirmek amacıyla Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Stratejik Vizyon Enstitüsü (SVI) Araştırmacısı Syed Raza Abbas ile yapmış olduğu röportajı dikkatlerinize sunmaktadır.
1. Pakistan’ın, Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalanmadan önce de Suudi Arabistan ve Türkiye ile uzun yıllara dayanan savunma ortaklıkları bulunuyordu. Sizce bu yeni üçlü çerçeve, mevcut ortaklıklara yeni bir boyut kazandırıyor mu?
Pakistan’ın hem Suudi Arabistan hem de Türkiye ile uzun yıllara dayanan stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Her iki ülke de Pakistan’ın çalkantılı dönemlerinde diplomatik, siyasi, ekonomik ve askerî açıdan sürekli destek veren az sayıdaki Müslüman ülke arasında yer almaktadır. Mekke Savunma Anlaşması da tarafların tarihsel bağlarını ve bölgenin değişen jeopolitik yapısı ile ortaya çıkan tehditlere ilişkin ortak yaklaşımını yansıtmaktadır. Pakistan, 1970’lerden bu yana Suudi Arabistan’da asker bulundurmaktadır. Ayrıca bu ülkeyle 1982 yılında operasyonel destek, eğitim ve danışmanlık sağlanmasını öngören ikili bir güvenlik çerçevesi imzalamıştır. 1979 yılındaki Mekke baskınının ardından, İslam dünyasının en kutsal iki şehri olan Mekke ve Medine’nin korunmasına yönelik taahhüdünü de yinelemiştir. Pakistan ile Türkiye arasındaki savunma ilişkileri ise son yıllarda önemli ölçüde gelişmiş; özellikle deniz platformları, insansız hava sistemleri ve beşinci nesil savaş uçaklarının ortak üretimi ile yakın diplomatik eşgüdüm üzerinde yoğunlaşmıştır.
Üçlü çerçeve, mevcut ilişkilere üç yeni boyut kazandırmaktadır:
I. Üçlü eşgüdüm: Anlaşma, bölgesel gerilim ve kriz dönemlerinde üç ülke arasında daha uyumlu hareket edilmesini sağlayacak bir çerçeve sunabilir. Daha önce İslamabad, kriz anlarında Ankara ve Riyad’la ayrı ayrı temas kurarken, Riyad’da kurulacak merkezi bir karargâh bu koordinasyonun tek bir merkezden yürütülmesine imkân tanıyabilir. Böylece Pakistan, bölgesel krizlere daha uyumlu ve ortak bir şekilde karşılık verilmesini sağlayacak bir güvenlik yapısına dahil olabilir.
II. Resmî karşılıklı güvenlik garantileri: Anlaşma, karşılıklı güvenlik taahhüdünü resmîleştirerek farklı tehditlere karşı caydırıcılığı daha güçlü bir zemine oturtmaktadır. Batı Asya’daki değişken güvenlik ortamı ve tehdit algısının sürekli değişmesi nedeniyle anlaşmanın teknik ayrıntıları ve uygulanma usulleri henüz net değildir. Buna rağmen anlaşmanın ortak hedefleri ve temel ilkeleri, taraflardan herhangi birine yönelik olası bir saldırının bedelini artırmaktadır.
III. Kurumsallaşmış işbirliği yapısı: Anlaşma aynı zamanda ortak bir koordinasyon mekanizması ve bakanlar düzeyinde düzenli toplantılar öngörerek, proje bazlı ve dönemsel işbirliğini daha kalıcı ve bağlayıcı bir ortaklığa dönüştürmektedir. Bu yapı, uzun vadeli planlama yapılmasına ve savunma politikalarının daha uyumlu hâle getirilmesine de imkân sağlayabilir.
2. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin farklı stratejik imkânları ve güvenlik tecrübeleri dikkate alındığında, sizce yeni çerçeve kapsamında savunma işbirliği açısından en çok potansiyel taşıyan alanlar hangileridir?
Bu üçlü anlaşmanın en önemli avantajı, tarafların farklı alanlarda sahip olduğu imkânların birbirini tamamlaması ve ortak hedefler doğrultusunda bir araya getirilebilmesidir. Suudi Arabistan, sahip olduğu önemli mali kaynaklar ve stratejik coğrafi konumu sayesinde anlaşmanın sunduğu potansiyelin hayata geçirilmesinde merkezi bir rol oynamaya devam edecektir. Pakistan, devlet dışı aktörlerden büyük devletlerle yaşanan çatışmalara kadar uzanan onlarca yıllık askerî tecrübeye ve çeşitlendirilmiş bir savunma sanayii altyapısına sahiptir. Türkiye ise özellikle yeni nesil askerî teknolojiler ve ileri teknoloji savunma sistemleri alanında hızla gelişen bir savunma sanayiine sahiptir.
Mekke Anlaşması kapsamında savunma işbirliği açısından en fazla öne çıkabilecek alanlar; savunma sanayiinde ortak geliştirme ve üretim, entegre hava savunması, elektronik harp ve İHA’lara karşı savunma sistemleri, deniz güvenliği ile enerji arzı ve seyrüsefer serbestisi açısından kritik öneme sahip geçiş noktalarının güvenliğidir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bir röportajında Mekke Anlaşması’nın Aralık 2023 tarihinden bu yana gündemde olduğunu ve bu çerçevenin hayata geçirilmesinin yaklaşık iki yıl sekiz aylık yoğun bir diplomatik çalışmanın sonucunda mümkün olduğunu belirtmiştir.
Anlaşmayı, İran’a karşı devam eden ABD-İsrail saldırılarının oluşturduğu bölgesel ortam çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Daha geriye gidildiğinde ise anlaşmanın, 7 Ekim saldırısının ardından İsrail’in Gazze’de başlattığı askerî operasyonlarla da bağlantılı olduğu görülmektedir. İsrail’in ayrım gözetmeyen güç kullanımı, çatışmanın bölge geneline yayılma riskini artırmış ve Orta Doğu’yu bugün bölgesel bir savaşa oldukça yaklaştırmıştır. Mekke Anlaşması’nın kısa vadeli temel amacı, giderek yaklaşan bölgesel savaş riskini azaltmak gibi görünmektedir. Savunma alanındaki somut işbirliğinin gelişmesi ise daha fazla zaman ve askerî temas gerektirecektir.
Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan silahlı kuvvetleri hâlihazırda düzenli olarak ortak tatbikatlar gerçekleştirmekte, çok uluslu tatbikatlara katılmakta ve askerî personel değişiminde bulunmaktadır. Pakistan bu açıdan avantajlı bir konumdadır; çünkü Pakistan ordusunun hem Türk hem de Suudi Arabistan silahlı kuvvetleriyle onlarca yıla dayanan kurumsal ilişkileri ve karşılıklı çalışma tecrübesi bulunmaktadır.
Gelecekte savunma işbirliğinin gelişebileceği bir diğer alan, hava savunma sistemleri, elektronik harp ekipmanları ve İHA karşıtı sistemlerin ortak üretimidir. Pakistan ve Türkiye, güçlü savunma sanayilerine ve nitelikli insan kaynağına sahipken, Suudi Arabistan bu yeni sistemlerin üretimi için gerekli mali kaynakları sağlayabilir. Ortak üretim, üç ülkenin yaptırım uygulayabilen veya siyasi koşullar öne sürebilen Batılı ve diğer yabancı tedarikçilere olan bağımlılığını da azaltabilir.
Ticaretin kesintisiz sürdürülmesi, enerji arzının güvenliği ve kritik geçiş noktalarının korunması bakımından Mekke Anlaşması, Orta Doğu’daki hassas dengeleri daha da karmaşık hâle getirebilecek dış aktörlerin doğrudan müdahil olmadığı bölgesel bir güvenlik çerçevesi sunmaktadır. Devam eden savaş, deniz geçiş noktalarının ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymuş; enerji arzındaki kesintiler ve deniz yollarındaki engellemeler nedeniyle yükselen enflasyon ve bozulan tedarik zincirleri üzerinden bunun etkileri küresel ekonomide de hissedilmiştir. Mekke çerçevesi kapsamında, kritik geçiş noktalarında seyrüsefer serbestisini güvence altına almak amacıyla bölge ülkelerinin katılımıyla ortak bir deniz görev gücü oluşturulabilir.
Tarafların karşılaşacağı zorluklardan biri ise askerî sistemlerin birbiriyle uyumlu şekilde kullanılabilmesi olacaktır. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ağırlıklı olarak Batı menşeli sistemlerin yanı sıra Çin ve Rus yapımı askerî platformlar da kullanmaktadır ve bu platformların yalnızca sınırlı bir bölümü yerli üretimdir.
3. Sizce bu anlaşma zamanla daha geniş bir bölgesel güvenlik işbirliği mekanizmasına dönüşebilir mi, yoksa esas olarak üç ülke arasındaki işbirliği çerçevesinde mi gelişir?
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mekke Anlaşması’nın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını ve dost ülkelerin katılımına açık olduğunu belirtmiştir. Benzer şekilde Pakistan Dışişleri Bakanı Ishaq Dar da anlaşmanın temel ilkelerini benimsemeye hazır bölge ülkelerine açık olduğunu ifade etmiştir. Suudi Arabistan Kamu Diplomasisinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Riyadh Krimly ise söz konusu savunma anlaşmasının bir askerî eksen ya da mezhepsel blok oluşturmayı amaçlamadığını; nükleer hedefler veya bir silahlanma yarışıyla da bağlantılı olmadığını, esas olarak sürdürülebilir savunma kapasitesi oluşturmayı hedeflediğini vurgulamıştır.
Kısa ve orta vadede anlaşmanın öncelikle kendi iç yapısını güçlendirmeye odaklanması beklenmektedir. Bu kapsamda komuta ve kontrol mekanizmalarının oluşturulması, istihbarat paylaşımının sorunsuz hâle getirilmesi, iletişim ağlarının standartlaştırılması, savunma sanayii tedarik zincirlerinin geliştirilmesi ve kurucu üyelerin askerî sistemleri arasında uyumun sağlanması öne çıkacaktır. Gerekli operasyonel uyum sağlanmadan anlaşmanın erken aşamada genişletilmesi, ortak caydırıcılık hedefini zayıflatabilir.
Uzun vadede ise yetkililerin açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, anlaşmanın katılmak isteyen diğer bölge ülkelerine açılması mümkündür. İkinci soruya verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, bu anlaşmanın temel amacı bölgesel bir savaşın önüne geçmek gibi görünmektedir. Uzmanlar arasında da Orta Doğu’nun yeni bir güvenlik mimarisine ve yeni bir çerçeveye ihtiyaç duyduğu konusunda genel bir görüş birliği bulunmaktadır; eski güvenlik yapısı bu ihtiyacı karşılamakta yetersiz kalmıştır.
Körfez ülkeleri uzun yıllar boyunca Amerikan üslerine ev sahipliği yapmış, önemli mali kaynaklarını Amerikan silah sistemlerine ve güvenlik garantilerine yönlendirmiştir. Ancak İran’ın birden fazla cephede çatışmayı genişletmesiyle ortaya çıkan kapasite sorunları ya da Washington’un Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri yerine İsrail’in güvenliğine öncelik vermesi nedeniyle ABD’nin bu taahhütlerini yerine getirmekte yetersiz kaldığı görülmüştür. Savaş sırasında kritik deniz geçiş noktalarında seyrüsefer serbestisinin korunamaması da enerji ihracatına büyük ölçüde bağımlı olan Körfez ekonomilerini ciddi biçimde etkilemiştir.
Bu açıdan Mekke Anlaşması, bölge ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlendiği yeni bir güvenlik çerçevesine doğru atılmış bir adım olarak değerlendirilebilir. ABD, bu yapı içinde önemli bir askerî ekipman tedarikçisi olmaya devam edebilir, ancak doğrudan üstleneceği rolün daha sınırlı olması beklenmektedir. Anlaşma gelecekte Mısır, Katar, Umman, Kuveyt ve Ürdün gibi diğer dost ülkelere de açık olabilir; ancak mekanizmada belirleyici rolün Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’da kalması beklenmektedir.

