Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Çin arasındaki stratejik rekabetin artmasıyla kendilerini iki büyük güç arasında bulan Hint-Pasifik ülkelerinin dış politika tercihleri ve stratejik özerklikleri doğrudan etkilenmektedir. Bölge devletleri, taraflardan herhangi birine aşırı bağımlı hâle gelmeden ekonomik ve güvenlik işbirliklerini sürdürürken, kendi hareket alanlarını koruma konusunda giderek daha fazla baskıyla karşı karşıya kalmaktadırlar.
Buradan hareketle Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), ABD-Çin rekabetinin Hint-Pasifik ülkelerinin üzerindeki etkilerini, bölge devletlerinin stratejik özerkliklerini koruma imkânlarını ve izleyebilecekleri stratejileri değerlendirmek üzere Waikato Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Kıdemli Öğretim Görevlisi Nicholas Ross Smith’ten almış olduğu görüşleri dikkatlerinize sunmaktadır.
1. ABD-Çin rekabetinin giderek artması, Hint-Pasifik ülkelerinin dış politika tercihlerini nasıl yeniden şekillendiriyor?
En önemli değişim, ABD-Çin rekabetinin güvenlikleştirilmesi ve bölge devletleri bunu istese de de istemese de neredeyse tüm dış politika tercihlerinin bu rekabet çerçevesinde yorumlanmaya başlamasıdır. Ticaretin çeşitlendirilmesi veya kalkınma ortaklıkları gibi bu rekabetle doğrudan ilgisi bulunmayan girişimler bile giderek “Washington’a yakınlaşma” ya da “Pekin’e yakınlaşma” ikilemi üzerinden değerlendirilmektedir.
Uzun süredir dengeleme politikası izleyen birçok Hint-Pasifik ülkesi açısından bu durum, hareket alanlarını daraltırken paradoksal biçimde stratejik önemlerini artırmıştır. Küçük ve orta ölçekli güçler, Soğuk Savaş’tan bu yana hiç olmadığı kadar yoğun biçimde ilgi görmektedir. Üstelik bu ilgi yalnızca ABD ve Çin’den değil, aynı zamanda koalisyonlar kurmaya çalışan Avrupa Birliği (AB) gibi üçüncü aktörlerden de gelmektedir. Bu ilgi daha fazla altyapı finansmanı, güvenlik alanında daha yoğun temaslar ve artan diplomatik destek gibi bazı fırsatlar doğurmaktadır.
Ancak bu durum aynı zamanda psikolojik bir baskı da oluşturmaktadır. Araştırmalarımda bu rekabetin ontolojik, başka bir deyişle daha derin ve varoluşsal boyutunu vurguluyorum. Devletler yalnızca maddi riskleri değil, kimlikleri ve statüleriyle ilgili kaygıları da yönetmeye çalışmaktadır. Örneğin Yeni Zelanda’nın AUKUS’un II. Sütunu’na olası katılımına ilişkin tartışmalar ve Güneydoğu Asya ülkelerinin “taraf seçme” söyleminden duyduğu rahatsızlık, kapasite değerlendirmelerinin yanı sıra bu devletlerin kendilerini nasıl tanımladıklarıyla da ilgilidir. Bu rekabet, devletleri bağımsızlıklarının uygulamada ne anlama geldiğini, çoğu zaman zorlanarak da olsa açıkça tanımlamaya itmektedir.
2. Sizce Hint-Pasifik devletleri, büyük güç rekabetine dâhil olmadan Washington ve Pekin ile ilişkilerini dengeleyebilir mi?
Evet, ancak “denge” muhtemelen doğru bir kavram değildir; çünkü mevcut durum artık sabit bir dengeyi yansıtmamaktadır. Bu rekabet ortamında hareket alanını koruyabilen devletlerin izlediği yaklaşım, daha çok alternatif yöntemlerle desteklenen bir hedging stratejisi olarak tanımlanabilir. Bu strateji, her iki güçle de işlevsel ilişkiler sürdürülürken, taraflardan herhangi birine aşırı bağımlılığı önleyecek alternatif kanalların geliştirilmesini gerektirmektedir.
Güneydoğu Asya örnekleri bunun hâlihazırda gerçekleştiğini göstermektedir. Vietnam, Endonezya ve Malezya gibi devletler, bu rekabeti iki taraftan birini seçmeleri gerektiren bir durum olarak görmeyi reddetmiş; bunun yerine ilişkilerini farklı alanlarda yürütmüştür: Çin’le ekonomik ilişkilerini ve ABD’yle güvenlik işbirliği sürdürürken, diplomatik alanda ise ASEAN’ın merkezî rolüne ve minilateral işbirliği mekanizmalarına ağırlık vermişlerdir. Bu, iki taraf arasında kararsız kalmak değil; seçenekleri açık tutmaya yönelik bilinçli bir stratejidir.
Ancak bu hareket alanı giderek daralmaktadır. Bunun en belirgin örneği teknoloji politikasıdır. Yarı iletkenlere yönelik kısıtlamalar, 5G konusunda alınan kararlar ve veri yönetişimi, hedging stratejisinin uygulanmasını zorlaştırarak devletleri daha net tercihler yapmaya zorlamaktadır. Bölge giderek daha fazla güvenlikleştirildikçe ve meseleler varoluşsal tehditler olarak görülmeye başlandıkça, ilişkileri farklı alanlarda birbirinden ayrı yürütmek de zorlaşmaktadır. Dolayısıyla sorunun cevabı evettir; ancak bu belirli koşullara bağlıdır. Özerklik korunabilir, ancak bunun için sürekli ve yoğun diplomatik çaba gerekir. Bu, devletlerin hiçbir çaba göstermeden sahip olabileceği bir durum değildir; aksine, sürekli olarak korunması ve yeniden inşa edilmesi gerekir.
3. Hint-Pasifik ülkeleri, Washington’a ya da Pekin’e aşırı bağımlı hâle gelmeden stratejik özerkliklerini korumak için hangi stratejileri izleyebilir?
Dört temel strateji önerebilirim. İlk olarak, ABD-Çin ikiliğinin ötesine geçerek ilişkileri çeşitlendirmektir. ABD veya Çin’e bağımlılığı azaltmanın en etkili yolu, özellikle Hint-Pasifik’te oldukça proaktif bir rol üstlenmeye çalışan AB başta olmak üzere alternatif ortaklarla ilişkileri derinleştirmektir. AB’nin Hint-Pasifik’teki rolüne ilişkin araştırmalarım, bölgedeki siyasi ve diplomatik çevrelerin Avrupa’nın daha etkili bir aktör hâline gelmesini desteklediğini gösteriyor. Bunun temel nedeni, Avrupa’nın varlığının stratejik ortamı yalnızca iki güç arasındaki rekabetle sınırlı olmaktan çıkarmasıdır.
İkinci olarak, bölgesel işbirliği mekanizmalarına yatırım yapılmalıdır. ASEAN, Pasifik Adaları Forumu ve minilateral düzenlemeler, küçük devletlere tek başlarına sahip olamadıkları kolektif bir güç kazandırmakta; daha da önemlisi, gündemin Washington ya da Pekin tarafından belirlenmediği platformlar sunmaktadır.
Üçüncü olarak, diplomatik hareket alanı yaratmak gerekir. Bu, devletlerin büyük güçlerle belirli konularda işbirliği yaparken stratejik özerkliklerini sınırlayabilecek unsurlardan kaçınmalarına imkân tanıyan, çoğu zaman gayri resmî uygulamalara dayalı bir yaklaşımdır. Bölgedeki en etkili diplomatik adımların çoğu, resmî bir taraflaşma çerçevesinde değil, ihtiyaçlara göre şekillenen bu esnek alanlarda atılmaktadır.
Dördüncü ve yeterince dikkate alınmayan unsur ise ulusal dayanıklılıktır. Stratejik özerkliğin sürdürülebilirliği, ekonomik çeşitlendirmeye, tedarik zincirlerindeki risklerin yönetimine ve toplumun bütünlüğünün korunmasına bağlıdır. İhracatı ya da kritik altyapısı büyük ölçüde tek bir güce bağımlı olan bir devlet, resmî söylemi ne olursa olsun, özerkliğin önemli bir kısmını zaten kaybetmiştir.
Bu stratejilerin hiçbiri büyük güçlerin baskısına karşı tam koruma sağlamaz; ancak birlikte uygulandıklarında, küçük devletlerin bu rekabette yalnızca yönlendirilen taraflar olmaktan çıkıp kendi kararlarını alabilen aktörlere dönüşmelerini sağlar.

