2025 yılının Haziran ayında başlayan ABD/İsrail-İran Savaşı, Ortadoğu’daki mevcut güvenlik mimarisini yeniden tartışmaya açmıştır. Savaşın yalnızca “ABD/İsrail-İran arasındaki askerî mücadele” olarak değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Bu süreç, ABD’nin bölgedeki nüfuzunu, İsrail’in güvenlik anlayışını, Körfez Ülkelerinin dış politikadaki kırılganlıklarını, Çin’in ekonomik yükselişini ve Avrupa’nın enerji güvenliği stratejilerini doğrudan etkilemekle birlikte Türkiye’nin coğrafi önemini de arttırmıştır.
Savaşın ortaya çıkardığı tablo, Ortadoğu’nun yeni bir jeopolitik döneme girdiğini göstermektedir. Bu yeni dönemin temel özellikleri; çok kutupluluk, değişken ittifaklar, enerji rekabeti, savunma teknolojilerindeki dönüşüm, ticaret koridorları ve lojistik merkezlerinin güvenliğidir.
ABD’nin Bölgesel ve Küresel Gücü Yeni Bir Sınavdan Geçmektedir
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini büyük ölçüde şekillendiren aktör olmuştur. Enerji güvenliği, İsrail’in korunması, İran’ın çevrelenmesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip büyük güçlerin Orta Doğu’da nüfuzlarının sınırlandırılması, Washington’un temel öncelikleri arasında yer almıştır.
Fakat İran’a karşı başlatılan bu son savaş hem ABD’nin hem de İsrail’in askerî kapasitesinin sınırlarını göstermiştir. Yoğun askerî desteğe rağmen İran etkisiz hâle getirilememiştir. ABD ve İsrail’in savaşta belirledikleri stratejik hedeflere ulaşamamasında; mühimmat stoklarının hızla tükenmesi, savunma sanayii üretim kapasitesinin savaşın ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması, lojistik destek zincirinde yaşanan aksaklıklar, asker sayılarının yetersizlikleri ve İran’ın uzun süre direnç gösterebilen askerî kapasitesi belirleyici rol oynamıştır. Bu gelişmeler, ABD’nin Ortadoğu’da tek başına hegemon güç olma kapasitesinin giderek zayıfladığını göstermektedir.
İran, Askerî ve Stratejik Caydırıcılığını Koruyarak Yenilmemiştir
Savaşın en dikkat çekici sonuçlarından biri İran’ın askerî kapasitesini koruyarak “düşman güçlere” karşı sahadaki üstünlüğünü kaybetmemiş olmasıdır. Füze sistemleri, insansız hava araçları ve bölgesel vekil aktörleri İran’ın caydırıcılık stratejisinin temel unsurları olmaya devam etmektedir. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki jeopolitik ve jeostratejik konumu, gelecekteki müzakere süreçlerinde Tahran’ın stratejik manevra alanını genişleten önemli bir unsur olarak öne çıkmaktadır. ABD ve İran arasında 17 Haziran 2026 tarihinde elektronik ortamda imzalanan ön anlaşma; kalıcı barıştan çok, tarafların yeni müzakere sürecine hazırlanmasını sağlayan geçici bir düzenleme niteliği taşımaktadır.
Körfez Ülkeleri Çok Yönlü Dış Politikaya Yönelmek Zorundadır
Savaş, Körfez Ülkelerinin güvenlik anlayışında önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Savaş sürecinde bir yandan ABD’yle askerî işbirliği sürdürülürken; diğer yandan İran’la diplomatik ilişkiler tamamen koparılamamıştır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ortaya çıkardığı jeopolitik ve ekonomik riskler, bölge ülkelerini alternatif ticaret güzergâhları, ulaştırma koridorları ve çok yönlü ekonomik entegrasyon projelerine öncelik vermeye yöneltmiştir. Bu durum güvenlik anlayışının yalnızca askerî değil, ekonomik temeller üzerine de inşa edilmesi gerektiğini göstermektedir. Diğer taraftan İsrail’in bölgesel normalleşme politikalarının geleceği de Filistin ve Lübnan meselesindeki gelişmelere bağlıdır. İsrail, Filistin ve Lübnan’a yönelik katliamlarına devam ettiği sürece bölge de güvende olmayacaktır. Dolayısıyla İsrail, işgal ettiği bölgelerden çekilmek zorundadır. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’de yaşanan krizler enerji güvenliğinin önemini yeniden ortaya koymuştur. Bunun yanında yeni demiryolu ağları, liman yatırımları, dijital altyapılar ve enerji hatları, Orta Doğu’da önümüzdeki dönemin en önemli rekabet alanları olacaktır.
Ortadoğu’da oluşan yeni güç dengesi; Türkiye, Çin ve Rusya için yeni fırsatlar oluşturmaktadır. Çin, ekonomik yatırımlarıyla etkisini artırırken doğrudan askerî sorumluluk üstlenmek istememektedir. Rusya ise Ukrayna Savaşı’ndan dolayı sınırlı kapasitesine rağmen özellikle İran üzerinden bölgesel etkisini korumaya çalışmaktadır. Değişen ve dönüşen bölgesel ve küresel kırılmaların ortasında Türkiye, Orta Doğu’da güçlü yeni ittifaklar oluşturma gayreti içerisindedir. Bu tablo, Ortadoğu’nun giderek çok kutuplu bir rekabet alanına dönüştüğünü göstermektedir.
Türkiye’nin Stratejik Konumu Her Geçen Gün Artmaktadır
Türkiye, NATO üyeliği ile bölgesel diplomatik kapasitesini birlikte kullanabilen az sayıdaki ülkelerden biridir. Enerji koridorları, savunma sanayii, ulaştırma projeleri ve çok yönlü dış politika anlayışı Türkiye’nin önümüzdeki dönemde dengeleyici aktör olarak önemini daha da arttıracaktır. Bu bağlamda Türkiye dünya barışı için dünyada, “güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten” en önemli aktörlerden birisidir. Fakat uluslararası sistemin yapısal krizlerle boğuşması ve bu krizlerin savaşları körüklemesi, Orta Doğu’ya yönelik yalnızca Türkiye’nin değil, tüm bölge ülkelerinin güvenlik anlayışını yeniden şekillendirmektedir. Örneğin enerji güvenliği bağlamında Hürmüz Boğazı’na aşırı bağımlılık, birçok devletin enerji tedarikinde köklü problemlerle karşı karşıya kalmasına sebebiyet vermiştir.
Yeni Bölgesel ve Küresel Düzende Türk ve Müslüman Dünyasının Stratejik İşbirliği
Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler, bölgesel güvenliğin dış aktörler tarafından kalıcı biçimde sağlanmasının giderek zorlaştığını göstermektedir. Bu durum, bölge ülkelerinin kendi güvenlik, kalkınma ve teknoloji kapasitesini ortak mekanizmalar üzerinden geliştirmesi gerektiğinin son işareti olmuştur. Doğu ile Batı arasında önemli bir geçiş ülkesi olan Türkiye, tarihi geçmişinden dolayı aynı zamanda bir Orta Doğu ülkesidir. Bu sebeple Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinin tesisinde Türkiye’ye büyük rol düşmektedir.
Bu çerçevede Türkiye, Mısır, Pakistan, İran ve Suudi Arabistan arasında ortak stratejik çıkarlar temelinde kurumsallaşmış bir işbirliği modelinin oluşturulması, Ortadoğu’da kalıcı istikrarın ve bölgesel güvenliğin tesis edilmesi bakımından stratejik önem taşımaktadır. Bu işbirliğinin başarısı ise ülkelerin egemenliklerine saygı ilkesinin korunmasına, karşılıklı güvenin güçlendirilmesine ve siyasal, ekonomik ve güvenlik alanlarındaki ortak çıkarların kurumsal mekanizmalar aracılığıyla hayata geçirilmesine bağlıdır.
Siyasi alanda düzenli stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, bölgesel krizlere ortak diplomatik yaklaşımlar geliştirilmesi ve güven artırıcı önlemlerin hayata geçirilmesi önem taşımaktadır.
Ekonomik alanda yerel para birimleriyle ticaretin geliştirilmesi, ortak yatırım fonlarının oluşturulması, enerji piyasalarında koordinasyonun artırılması ve ulaştırma koridorlarının birbirini tamamlayacak şekilde planlanması bölgesel ekonomik dayanıklılığı güçlendirecektir.
Bilim ve teknoloji alanında ortak araştırma merkezlerinin kurulması, yapay zekâ, yarı iletken teknolojileri, siber güvenlik, uzay çalışmaları, savunma sanayii ve ileri üretim teknolojilerinde ortak projelerin geliştirilmesi bölgenin dışa bağımlılığını azaltacaktır. Savunma sanayiinde ortak üretim ve teknoloji paylaşımı, bölgeye yönelik dış tehditlere karşı büyük bir caydırıcılık oluşturacaktır.
Kültürel ve sosyolojik alanda öğrenci ve akademisyen değişim programları, ortak üniversiteler, ortak medya platformları ve kültürel diplomasi projeleri toplumlar arasındaki güveni güçlendirecektir.
Enerji alanında petrol, doğal gaz, elektrik iletim hatları ve yenilenebilir enerji yatırımlarında geliştirilecek ortak projeler hem ekonomik kalkınmaya hem de bölgesel istikrara katkı sağlayacaktır.
Orta Doğu’da Türkiye’yle birlikte çok yönlü işbirliği vizyonu yalnızca güvenlik odaklı kalmayacaktır. Bu vizyon ekonomik kalkınmayı, bilimsel üretimi, teknolojik gelişmeyi ve toplumsal refahı arttıracaktır.
Sonuç
ABD/İsrail-İran Savaşı, Ortadoğu’nun yeni bir jeopolitik döneme girdiğini göstermektedir. ABD’nin bölgedeki mutlak üstünlüğü çok büyük oranda zarar görmüştür. İran, ABD ve İsrail’e karşı caydırıcılığını koruyarak bu kapasitesini hem sahada hem de diplomasi masasında her geçen gün arttırmaktadır. İran, bu kapasitesini Hürmüz Boğazı üzerindeki jeopolitik üstünlüğünden sağlamaktadır.
Uzun vadede İsrail’in güvenliği, güvenlik stratejisini bölgesel barış ve diplomasi temelinde yeniden şekillendirmesine bağlıdır. Diğer bir ifadeyle İsrail, Orta Doğu’da soykırım ve katliamlarına devam ettiği sürece dünya ülkeleri tarafından nefret edilen ve uluslararası alanda izole edilen bir devlet hâline gelecektir. Bu durum ise İsrail’in yok oluşunu beraberinde getirecektir.
Körfez Ülkelerinin daha bağımsız ve çok yönlü dış politika geliştirmeleri, bu ülkelerin çıkarlarına son derece uygun düşmektedir. Çin, ekonomik etkisini artırırken; Rusya, mevcut konumunu koruma çabasındadır. Türkiye ise değişen dengeler çerçevesinde önemli bir denge ülkesi olmayı sürdürmektedir.
Bununla birlikte Orta Doğu’daki bölgesel istikrarın yalnızca askerî caydırıcılıkla sağlanması mümkün değildir. Orta Doğu’da sürdürülebilir güvenlik için Türkiye’yle birlikte ekonomik bütünleşme, bilimsel işbirliği, teknolojik üretim kapasitesi, kültürel etkileşim ve ortak kalkınma vizyonuna yönelik politikaların geliştirilmesi faydalı bir strateji olarak görülmektedir.
Bu perspektiften bakıldığında Türkiye, Mısır, Pakistan, İran ve Suudi Arabistan arasında kapsamlı işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi, yalnızca bölgesel istikrara değil, aynı zamanda Türk ve İslam dünyasının uluslararası sistemde daha etkin bir konum kazanmasına katkı sağlayacaktır. Diğer taraftan bu mekanizmalar, farklılıkların yönetilebildiği, karşılıklı bağımlılığın artırıldığı ve ortak çıkarların öne çıkarıldığı yeni bir bölgesel düzenin oluşmasına zemin hazırlayacaktır.
