ABD-İsrail ve İran Savaşı: Yeni Bir Küresel Savaşın Fragmanı mı?

Paylaş

2026 yılında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İsrail ve İran arasında yaşanan doğrudan askeri çatışmalar, yalnızca Ortadoğu havzasıyla sınırlı bir güvenlik istikrarsızlığı üretmekle kalmamış, aynı zamanda küresel güç sistematiğini sarsan yeni bir jeopolitik kırılma hattı inşa etmiştir. Özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik koordineli hava saldırıları, İran’ın balistik füze ve dron kapasitesiyle verdiği karşılık, Hürmüz Boğazı çevresinde ortaya çıkan enerji güvenliği krizleri ve bölgesel vekil aktörlerin çatışma sürecine dahil olması, uluslararası sistemin çok katmanlı bir dönüşüm sürecine girdiğini göstermektedir. 

Söz konusu savaşı, yalnızca “İran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması” ya da “İsrail’in güvenlik stratejisinin bir uzantısı” şeklinde değerlendirmek doğru olmayacaktır. Aksine yaşanan gelişmeler, Soğuk Savaş sonrasında şekillenen Amerikan merkezli uluslararası düzenin aşındığını ve çok kutuplu yeni güç dengelerinin giderek daha görünür hale geldiğini ortaya koymaktadır. Zira büyük güç rekabetinin yeniden sertleşmesi, enerji güvenliği krizlerinin derinleşmesi ve bölgesel çatışmaların küresel sistem üzerindeki etkisinin artması, mevcut savaşın yalnızca bölgesel bir krizi değil, aynı zamanda uluslararası sistemin dönüşümünü hızlandıran “stratejik bir kırılma” olduğunu göstermektedir.

ABD-İran ilişkileri, 1979 İran Devrimi’nden itibaren kronik bir çatışma hattı üzerinde şekillenmiş ve zamanla ideolojik, jeopolitik ve güvenlik boyutları giderek derinleşen çok katmanlı bir rekabet alanına dönüşmüştür. İran’ın devrim sonrasında geliştirdiği anti-Amerikan dış politika yönelimi ile İsrail karşıtı söylemi, yalnızca ikili ilişkileri değil, aynı zamanda Ortadoğu’daki bölgesel güvenlik mimarisini de sürekli bir gerilim ve güvensizlik ortamı içinde tutmuştur. Bu çerçevede İran’ın nükleer programı, balistik füze kapasitesi ve “Direniş Ekseni” olarak tanımlanan vekil güç ağları (Hizbullah, Irak’taki Şii milis yapıları ve Yemen’deki Husiler gibi aktörler), Washington ve Tel Aviv tarafından doğrudan güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. Özellikle İran’ın asimetrik kapasitesini devlet dışı aktörler üzerinden genişletmesi, ABD ve İsrail tarafından klasik caydırıcılık dengelerini zorlayan bir stratejik unsur olarak değerlendirilmiştir.

İsrail açısından İran’ın nükleer kapasitesi yalnızca askerî bir risk değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini kökten değiştirebilecek potansiyel bir dönüşüm dinamiği olarak görülmüştür. Bu çerçevede İsrail, uzun yıllardır İran’ın nükleer altyapısını sabotaj, suikast ve siber operasyonlar gibi örtülü yöntemlerle zayıflatmaya çalışmıştır. Ayrıca İsrail’in İran’ın bölgesel politikalarını bir “varoluşsal tehdit” olarak değerlendirmesi, yalnızca güvenlik merkezli bir okumaya değil, aynı zamanda İsrail’in güvenlik doktrini ve tarihsel-jeopolitik tahayyülleri içinde yer alan stratejik söylemlere de dayanmaktadır. Bu bağlamda İran’ın bölgesel nüfuzu, İsrail’in güvenli ve tarihsel sınırlarıyla uyumlu varlık alanına yönelik bir baskı unsuru veya tehdit olarak algılanmıştır. Bu doğrultuda İsrail, uzun bir süre İran’ı doğrudan veya vekâlet aktörleri aracılığıyla yıpratma ve dengeleme stratejileriyle sınırlamaya çalışmıştır. Ancak bu örtülü çatışma rejimi, zaman içinde bölgesel krizlerin yoğunlaşması, vekil aktörlerin kontrol edilebilirlik düzeyinin azalması ve karşılıklı doğrudan angajman eşiğinin giderek düşmesiyle daha yüksek yoğunluklu bir çatışma dönüşmüştür. Bu bağlamda 2026 yılı itibarıyla ABD’nin doğrudan askerî angajmana dahil olması, söz konusu örtülü çatışma sürecinin açık ve konvansiyonel bir savaş-çatışma aşamasına geçtiğini göstermiştir.

ABD açısından ise mesele yalnızca İran’ın nükleer kapasitesi veya bölgesel davranışlarıyla sınırlı olmayıp İran, aynı zamanda Çin-Rusya ekseninin Ortadoğu’daki en kritik jeopolitik bağlantı noktalarından biri olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda İran hem enerji koridorları hem de kara-deniz ulaşım hatları üzerinden Avrasya ile Ortadoğu arasında stratejik bir köprü işlevi görmektedir. Bu durum onu yalnızca bölgesel bir aktör değil, aynı zamanda küresel güç rekabetinin düğüm noktalarından biri haline getirmektedir. Bu nedenle İran’ın zayıflatılması veya nüfuz alanının sınırlandırılması, yalnızca bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesi anlamına gelmemekte, aynı zamanda Çin’in enerji arz güvenliği, Kuşak ve Yol Girişimi’nin Ortadoğu uzantıları ve Rusya’nın Orta Doğu’daki dolaylı nüfuz kapasitesi üzerinde de sınırlayıcı etkiler üretmektedir. Özellikle İran’ın Basra Körfezi-Hürmüz Boğazı hattındaki konumu, küresel enerji akışının güvenliği açısından kritik bir kaldıraç alanı oluştururken, bu durum Washington’un İran politikasını salt nükleer dosya bağlamından çıkararak daha geniş bir jeostratejik rekabet çerçevesine yerleştirmektedir. Bu yönüyle süreç, yalnızca İran merkezli bir bölgesel çatışmayı değil, aynı zamanda küresel ölçekte devam eden hegemonya mücadelesinin Ortadoğu’ya yansıyan yapısal bir uzantısını ifade etmektedir.

Savaşın küresel ölçekte etkili olmasının en temel nedenlerinden biri Hürmüz Boğazı’dır. Uluslararası enerji arz güvenliğinin merkezinde yer alan bu dar su yolu, küresel ölçekte deniz yoluyla taşınan sıvı enerji ticaretinin yaklaşık dörtte birini, dünya genelindeki petrol tüketiminin yaklaşık beşte birini ve küresel ham petrol akışının önemli bir bölümünü kontrol eden kritik bir geçiş noktasıdır. Bu nedenle İran’ın sahip olduğu asimetrik askerî kapasiteyi ve coğrafi avantajı kullanarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma veya deniz trafiğini sekteye uğratma stratejisi, yalnızca askerî bir savunma hamlesi değil, küresel ekonominin kılcal damarlarını hedef alan yüksek çarpan etkisine sahip bir jeoekonomik baskı aracıdır. 

ABD açısından Hürmüz Boğazı’nın önemi ise yalnızca enerji arz güvenliğinin kesintiye uğraması ihtimaliyle sınırlı değildir. Asıl belirleyici unsur, bu stratejik geçiş hattı üzerindeki kontrolün hangi aktör veya güç dengesi tarafından sağlandığıdır. Çünkü enerji akışının sürekliliği kadar bu akışın güvenliğini ve yönünü belirleyen jeopolitik kontrol mekanizmaları da ABD’nin küresel sistemdeki hegemonik konumunun temel bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede Hürmüz Boğazı, yalnızca bir enerji koridoru değil, aynı zamanda küresel deniz ticaret yolları üzerindeki stratejik hâkimiyetin hem işlevsel hem de sembolik bir uzantısı olarak görülmektedir.

Uluslararası Enerji Ajansı ve ABD Enerji Enformasyon İdaresi verilerinin de ortaya koyduğu üzere, günlük ortalama 20-21 milyon varillik bu enerji akışının çatışmalar neticesinde uğradığı fiziksel kesintiler, küresel enerji piyasalarında ani ve yıkıcı bir arz şokunu tetiklemiştir. Bu durum, liberal karşılıklı bağımlılık teorisinin öngördüğü hassasiyet ve kırılganlık mekanizmalarını harekete geçirerek, özellikle Hürmüz kaynaklı petrole büyük oranda bağlı olan Çin sanayisi (ki Çin, petrol tüketiminin yaklaşık üçte birini bu rota üzerinden tedarik etmektedir) ve Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası enerji sepetini çeşitlendirmeye çalışan Avrupa ekonomileri üzerinde çok ciddi bir maliyet baskısı yaratmıştır. Giriş hatlarındaki bu daralma, enerji maliyetlerini tırmandırarak küresel enflasyon sarmalını ve stagflasyon riskini doğrudan beslemektedir. Bu yönüyle kriz, konvensiyonel askeri parametrelerin ötesine geçerek küresel finans ve üretim zincirlerini sarsan bütüncül bir ekonomik savaşa dönüşmüştür. 

Bu ekonomik ve jeoekonomik kırılma, uluslararası ilişkiler teorisi açısından değerlendirildiğinde, kritik enerji geçiş yolları ve tıkanma noktaları üzerindeki hâkimiyet mücadelesinin yapısal güç rekabetiyle doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle neorealist ve neomerkantilist yaklaşımlar, bu tür stratejik boğazların kontrolünü tarihsel olarak büyük güç rekabetlerinin ve hegemonya mücadelelerinin temel belirleyicilerinden biri olarak konumlandırmaktadır. Nitekim Birinci Dünya Savaşı öncesinde sanayileşen büyük güçlerin deniz ticaret rotaları üzerindeki rekabeti ve İkinci Dünya Savaşı sürecinde tarafların (özellikle Japonya ve Almanya’nın) stratejik hammadde ve petrol kaynaklarına erişim arayışı, bu yapısal mantığın tarihsel örnekleri olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda 2026 yılında Hürmüz merkezli ortaya çıkan kırılma, yalnızca lojistik bir kesinti veya bölgesel bir enerji güvenliği sorunu değil, çok kutuplu yeni dünya düzeninde güç merkezlerinin küresel hegemonya mücadelesi doğrultusunda rekabet ettiği temel jeopolitik eksenlerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Enerji merkezli rekabetin yalnızca ekonomik bir gerilim olmaktan çıkarak doğrudan askerî çatışma dinamiklerini tetikleyen bir güvenlik sorununa dönüşmesi, Ortadoğu’daki güç dengelerinde de köklü bir kırılmayı beraberinde getirmiştir. Nitekim bölgede uzun yıllardır vekâlet savaşları üzerinden şekillenen çatışma yapısı, 2026 yılı itibarıyla ABD, İsrail ve İran arasında doğrudan askerî angajmanın başlamasıyla farklı bir evreye geçmiştir. Bu kapsamda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile İran’ın füze kapasitesiyle verdiği karşılık; ABD üslerinin hedef alınması, İran’ın Körfez ülkelerinde konuşlu ABD askerî varlığına yönelik saldırıları ve İsrail şehirlerine yönelik yoğun baskı, çatışmanın klasik devletler arası savaşa dönüşmeye başladığını göstermektedir. 

Hizbullah, Husiler ve Irak’taki Şii milis gruplar gibi bölgesel vekil aktörlerin sürece doğrudan ya da dolaylı biçimde dahil olması, savaşın coğrafi kapsamını genişleterek çok cepheli bir nitelik kazanmasına yol açmıştır. Özellikle Lübnan cephesindeki gelişmeler, İsrail’in güvenlik doktrini ve savunma stratejilerinde ciddi bir baskı ve yeniden yapılanma ihtiyacı doğururken, Gazze, Lübnan, Suriye, Irak ve Körfez hattında eş zamanlı olarak ortaya çıkan gerilimler bölgesel güvenlik rejiminin yönetilebilirliğini önemli ölçüde zorlaştırmıştır. Bu çoklu kriz alanlarının eş zamanlı yoğunlaşması, tarafların stratejik karar alma süreçlerinde hata yapma olasılığını artırmakta ve çatışmanın kontrolsüz biçimde tırmanma riskini yükseltmektedir. 

Ayrıca nükleer kapasiteye sahip aktörlerin doğrudan ya da dolaylı biçimde bu çatışma ortamına dahil olması, mevcut krizi yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu olmaktan çıkararak küresel ölçekte tehlikeli bir güvenlik tehdidine dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Nitekim Hürmüz ve Babül Mendep gibi kritik enerji koridorlarının konvensiyonel savaş alanına dönüşmesi küresel tedarik zincirini ve makroekonomik istikrarı felç etme riski taşırken, krizin tırmanma sarmalı, Çin ve Rusya gibi küresel güçleri de denkleme çekerek uluslararası sistemi çok kutuplu bir bloklaşmaya ve asimetrik bir nükleer caydırıcılık krizine doğru sürüklemektedir.

Savaşın küresel bir savaşa dönüşme ihtimalini güçlendiren en önemli unsurlardan biri Çin ve Rusya’nın pozisyonu ve bu pozisyonun uluslararası sistemde yarattığı jeopolitik denge değişimidir. Çin, İran petrolünün en büyük alıcılarından biri olmasının yanı sıra Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında İran’ı Orta Koridor ile Körfez ve Orta Asya arasındaki kritik bir transit merkez olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak herhangi bir kriz yalnızca enerji arz güvenliğini değil, aynı zamanda Çin’in uzun vadeli ekonomik ve stratejik planlamasını da doğrudan etkilemektedir. Ayrıca enerji tedarik zincirlerinin kesintiye uğraması, Çin’in sanayi üretim kapasitesi ve küresel ticaret ağları üzerinde zincirleme etkiler yaratma potansiyeline sahiptir. Rusya açısından ise Ukrayna Savaşı sonrasında Batı ile yaşanan derin stratejik gerilim, Moskova’yı Tahran ile daha yakın bir jeopolitik işbirliği geliştirmeye yöneltmiştir. İran, Rusya için yalnızca bölgesel bir ortak değil, aynı zamanda Batı’nın Orta Doğu ve Avrasya’daki nüfuzunu dengeleyen önemli bir stratejik aktör olarak konumlanmaktadır. Bu bağlamda Moskova, İran’ın zayıflatılmasını “Batı etkisinin Avrasya jeopolitiğinde genişlemesi” olarak değerlendirmekte ve bu nedenle İran’a diplomatik destek, askeri teknoloji paylaşımı ve uluslararası platformlarda siyasi koruma sağlayan bir tutum izlemektedir.

Fakat bu gelişmeler, uluslararası sistemi giderek daha belirgin biçimde yeniden bloklaşma eğilimine sürüklemektedir. ABD-İsrail ekseni ile Çin-Rusya-İran hattı arasında oluşan jeopolitik kutuplaşma, klasik Soğuk Savaş dinamiklerinden farklı olarak daha karmaşık, çok katmanlı ve çok alanlı bir rekabet yapısı üretmektedir. Bu yeni dönemde çatışmalar yalnızca ideolojik ayrışmalar üzerinden değil, aynı zamanda enerji güvenliği, kritik teknoloji rekabeti, yapay zekâ ve siber kapasite üstünlüğü, deniz ticaret yollarının kontrolü ve ekonomik yaptırımlar gibi çok boyutlu araçlar üzerinden yürütülmektedir. Bu durum, uluslararası sistemde rekabetin hem yoğunluğunu hem de yayılma alanını artırarak küresel ölçekte daha kırılgan bir güvenlik ortamı ortaya çıkarmaktadır.

Mevcut savaşın doğrudan Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşeceğini söylemek abartılı olabilir, ancak mevcut gelişmelerin yeni bir küresel çatışma döneminin habercisi olduğu açıktır. Zira büyük güç rekabetinin derinleşmesi, enerji ve ticaret yollarının militarize olması, nükleer caydırıcılık dengesinin kırılganlaşması, uzun menzilli hassas vuruş sistemleri, bölgesel krizlerin birbirine eklemlenmesi, yapay zekâ ve siber savaş kapasitesinin artması ve uluslararası kurumların etkisizleşmesi bu eğilimi güçlendirmektedir. Bu çerçevede günümüz uluslararası sistemi, klasik anlamda tek bir büyük savaşın yaşandığı bir düzenden ziyade birbirine bağlı bölgesel savaşların oluşturduğu küresel krizler dönemine doğru hızla ilerlemektedir. Örneğin Rusya-Ukrayna Savaşı, Tayvan Krizi, Güney Çin Denizi gerilimleri ve Ortadoğu’daki çatışmalar, günümüz uluslararası sisteminin kriz dinamiklerinin farklı cephelerini oluşturmaktadır. Bu açıdan ABD-İsrail ve İran Savaşı, yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları sunmakta, çatışmanın temelinde ise yalnızca İran’ın nükleer programı değil, küresel güç dağılımının yeniden belirlenmesi mücadelesi yer almaktadır. 

Bu bağlamda çatışmanın yalnızca mevcut cephelerle sınırlı kalmadığı, İsrail ve ABD gibi aktörlerin savaşın coğrafi ve politik alanını genişletmeye yönelik stratejik hamleler geliştirdiği de görülmektedir. Bu çerçevede İsrail’in bölgesel güvenlik denkleminde etki alanını genişletme yönündeki politikalarının, Doğu Akdeniz ve Ege hattında Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askeri ve stratejik yakınlaşmalar üzerinden Türkiye’ye yönelik dengeleyici bir çerçeve oluşturmaya çalıştığı, ayrıca Hindistan ile güvenlik ve teknoloji eksenli işbirlikleri üzerinden Asya jeopolitiğinde dolaylı bir etki alanı kurmaya çalıştığı, benzer şekilde Arktik ve Kuzey Atlantik jeopolitiğinde ABD ve Grönland hattı üzerinden stratejik denge hesaplarına dahil olmaya yönelik eğilimler göstermektedir. 

Fakat İsrail’in bu makro-jeopolitik genişleme eğilimi, söz konusu bölgelerdeki mevcut hassasiyetleri tetikleyerek yerel krizlerin küresel bir hesaplaşmaya dönüşme riskini barındırmaktadır. Örneğin; Doğu Akdeniz ve Ege’deki askeri hareketlilik halihazırda kırılgan olan bölgesel dengeleri sarsarak NATO içi bir fay hattını tetikleme potansiyeli taşırken, Arktik ve Asya eksenindeki stratejik hamleler Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin karşı-dengeleyici politikalarını devreye sokacaktır. Fakat aktörlerin kendi güvenlik hinterlandlarını aşan bu küresel ittifak arayışları, bölgesel bir güç mücadelesini büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya geldiği sistemik bir küresel çatışma zeminine taşıma riski üretmektedir.

Dünya tarihi açısından bakıldığında da benzer örüntüler dikkat çekmektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Balkanlar’da yaşanan krizler ve ittifak sistemlerinin zincirleme biçimde devreye girmesi, savaşın kendisi değil fakat onu mümkün kılan stratejik gerilim birikimini oluşturmuştur. Benzer şekilde İkinci Dünya Savaşı öncesinde Mançurya’nın işgali, Habeşistan Krizi ve Avrupa’daki revizyonist genişleme politikaları başlangıçta bölgesel çatışmalar olarak görülmüş, ancak zamanla küresel ölçekte bir sistem savaşının habercisi haline gelmiştir. Bu tarihsel örnekler, günümüzde Ortadoğu merkezli yaşanan ABD-İsrail ve İran geriliminin de benzer biçimde daha büyük bir küresel çatışmanın fragmanı olarak okunabileceğini göstermektedir.

Bu çerçevede mevcut savaş, henüz ortaya çıkmamış olan daha geniş bir küresel çatışmanın kendisi değil, aksine o çatışmanın hangi eksenler üzerinde şekilleneceğini gösteren kritik bir jeopolitik işaret ve erken uyarı niteliği taşımaktadır.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler