Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Orta Asya, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) dış politika önceliklerinde dalgalı bir seyir izlemiştir. 1990’larda enerji kaynaklarına erişim ve devlet inşası, 2001 sonrasında ise Afganistan Harekâtı’nın lojistik gereklilikleri Washington’ın bölgeye yönelik ilgisini biçimlendirmiştir. 2021 yılında ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi, on yıllardır bölgeye dair stratejik mantığın temel direğini ortadan kaldırmış görünüyordu. Ancak son birkaç yılda Orta Asya, beklenmedik biçimde yeniden Amerikan dış politikasının gündemine yerleşmiştir. Bu kez itici güç güvenlik değil, küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması ve kritik minerallere erişim rekabetidir.
ABD’nin Orta Asya’ya yönelik diplomatik mimarisinin merkezinde C5+1 formatı yer almaktadır. 2015 yılında dönemin Dışişleri Bakanı John Kerry’nin girişimiyle kurulan bu platform, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ı Birleşik Devletler’le aynı masada bir araya getirmektedir. İlk on yılında format, düşük riskli bir diplomatik nezaket girişimi niteliği taşımıştır. Platformun başlangıçtaki gerekçesi, beş cumhuriyeti Rusya ve Çin’in artan nüfuzu karşısında kolektif hareket etmeye teşvik etmek ve ortak bir bölgesel kimlik geliştirmelerine zemin hazırlamaktı.
Bu çerçevenin gerçek katkısı, çoğu zaman somut anlaşmalardan ziyade diplomatik işlevinde aranmıştır. C5+1 platformunda çalışmış diplomatlar ve formatı inceleyen akademisyenler, mekanizmanın asıl başarısının, paylaşılan su kaynakları ve sınır sorunları gibi bölgesel devletler arasında ikili düzeyde hassas olan konuların suçlama riski taşımadan gündeme getirilebilmesini sağlamak olduğunu vurgulamaktadır. Bir başka deyişle, platform uzun süre bir müzakere zemini olmaktan çok, güven inşa eden bir temas alanı işlevi görmüştür.
Platformun niteliğindeki dönüşüm iki aşamada belirginleşmiştir. İlk kırılma, 2023 yılının Eylül ayında Biden yönetimi döneminde gerçekleşen ilk liderler zirvesidir. Bu zirvede yayımlanan New York Deklarasyonu, dayanıklılık, güvenlik işbirliği, enerji koridorları, iklim değişikliği ve “halklar arası ortaklık” gibi geniş bir yelpazeyi kapsayan bütüncül bir vizyon ortaya koymuştur. Aynı dönemde başlatılan C5+1 Kritik Mineraller Diyaloğu, platformun siyasi istişareden endüstriyel koordinasyona evrilmesinin ilk işareti olmuştur.
İkinci ve daha köklü dönüşüm ise 6 Kasım 2025 tarihinde Beyaz Saray’da düzenlenen zirvede yaşanmıştır. Donald Trump, beş Orta Asya devletinin liderlerini ABD başkentinde ilk kez düzenlenen başkanlık düzeyindeki C5+1 zirvesinde ağırlamış ve taraflar 100 milyar doları aşan ticaret ve yatırım planları üzerinde durmuştur. Zirvenin tonu ve çıktıları, önceki bütüncül yaklaşımdan belirgin biçimde ayrışmaktadır.
Bu ayrışma metinsel düzeyde de izlenebilir. 2023 New York Deklarasyonu güvenlik, iklim, su ve Afganistan gibi başlıkları paragraflar hâlinde işlerken, 2025 yılında yayımlanan ekonomik işbirliği niyet beyanı ticari ortam, yatırım, kritik mineraller ve Trans-Hazar ticaret rotası gibi dar bir ekonomik çerçeveye odaklanmıştır. Güvenlik işbirliği ve iklim değişikliği gibi başlıkların metinden büyük ölçüde çıkarılmış olması, Washington’ın önceliklerindeki kaymanın açık bir göstergesidir.
Güncel Amerikan yaklaşımı üç ana eksende okunabilir. Birincisi, kritik minerallere erişim ve tedarik zinciri çeşitlendirmesidir. Orta Asya, küresel ölçekte dikkat çekici rezervlere sahiptir. Kazakistan dünyanın önde gelen uranyum tedarikçisidir ve Özbekistan tungsten, lityum ile nadir toprak elementleri alanında yeni keşifler ilan etmiştir. Çin’in nadir toprak ihracatına getirdiği kısıtlamalar ve mineral işleme alanındaki baskın konumu, Orta Asya’yı hem ham madde hem de tedarik zincirinde istikrar sağlayıcı bir alternatif olarak öne çıkarmaktadır. 2025 zirvesinde Cove Capital ile Kazak Tau-Ken Samruk arasında 1,1 milyar dolarlık tungsten anlaşması ve Özbekistan’da nadir toprak projeleri için imzalanan mutabakatlar bu eğilimin somut çıktılarıdır.
İkincisi, işlemsel ve ikili bir diplomasi anlayışıdır. 2025 zirvesi, kolektif bir bölgesel cephe oluşturmaktan ziyade bir dizi ikili görüşmeye dönüşmüştür. Her lider, ulusal anlaşmaları ve ülkeye özgü ortaklıkları görüşmek üzere Trump ile ayrı ayrı bir araya gelmiştir. Bu yaklaşım, “Önce Amerika” gündemiyle uyumlu biçimde, doktrinden çok somut anlaşmalara değer veren bir mantığı yansıtmaktadır.
Üçüncüsü, bağlantısallık ve ulaştırma altyapısıdır. Hazar Denizi’ni aşarak Avrupa’ya uzanan ve hem Rusya hem İran topraklarını dışarıda bırakan Orta Koridor, Washington’ın bölgenin ihracat rotalarını çeşitlendirme önerisinin merkezindedir. Sivil havacılıktan nükleer enerjiye uzanan tamamlayıcı anlaşmalar bu sütunu desteklemektedir.
Bu yeni açılımın iddiası gerçek olsa da kayda değer yapısal kısıtlarla karşı karşıyadır. En temel sınır coğrafyadır. Bölgenin beş devleti de denize kıyısı olmayan, Sovyet döneminden miras kalan ve ihracatı kuzeyde Rusya’ya ya da doğuda Çin’e yönlendiren altyapı ağlarına bağımlıdır. 2025 yılında Kazakistan’ın yaklaşık 3.700 tonluk tungsten konsantresi ihracatının tamamı tek bir adrese, Çin’e gitmiştir. Bu durum, imza törenlerinin tedarik zincirlerini kendiliğinden yeniden yönlendirmediğini göstermektedir. Çin’in işleme ve rafinaj alanındaki baskınlığı çözülmedikçe, Kazakistan’da çıkarılan cevherin Batı pazarlarına ulaşmadan önce Çin’den geçmesi, yeni yukarı akış projelerinin paradoksal biçimde mevcut bağımlılığı derinleştirmesi riskini doğurmaktadır.
İkinci sınır, beş ülkeyi tek bir kategoride toplamanın yarattığı analitik yanılgıdır. C5 etiketi ortak bir bütünlük çağrıştırsa da ülkeler madencilik kapasitesi, kurumsal olgunluk ve dışa açıklık bakımından belirgin biçimde farklılaşmaktadır. Batı’nın konumlanması fiilen ağırlıklı olarak Kazakistan üzerinedir. Özbekistan orta vadede büyüyen bir rol üstlenebilir. Geri kalan üç ülke ise henüz bu ölçekte bir donanıma sahip değildir. Dünyanın dördüncü büyük doğal gaz rezervlerine sahip olmasına rağmen yalıtılmış bir yönetim anlayışı izleyen Türkmenistan, sert kaya madenciliği denkleminde neredeyse hiç yer almamaktadır.
Üçüncü sınır ise finansman ölçeğidir. ABD’nin önerdiği mekanizmalar, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin sağladığı finansman hacmiyle rekabette zorlanmaktadır. Avrupa Birliği’nin Küresel Geçit kapsamında taahhüt ettiği kaynaklar ve Fransa, Almanya ile Güney Kore’nin bölgeyle imzaladığı anlaşmalar, Batılı ilginin genişlediğini göstermekle birlikte rekabetin yalnızca Washington tarafından yürütülmediğine de işaret etmektedir.
Orta Asya devletleri, bağımsızlıklarından bu yana Moskova, Pekin ve Batı arasında denge gözeten çok-vektörlü bir dış politika izlemektedir. ABD’nin güncel açılımı, bu dengeleme mantığı içinde değerlendirilebilir. Washington için bölge, Çin ve Rusya ile sürdürdüğü daha geniş rekabette bir kaldıraç sunmakta ve bölgesel liderler içinse anlaşmalara doktrinden daha fazla değer veren bir yönetimle pragmatik pazarlıklar yapma fırsatı doğurmaktadır.
Ancak bu işlemsel yaklaşımın bir bedeli vardır. Kolektif bölgesel kimlik inşası yerine ikili pazarlıkların öne çıkması, Amerikan yatırımının bölgesel parçalanmayı ve bağımlılığı derinleştirme ihtimalini barındırmaktadır. Orta Asya’nın bu yeni ilgi dalgasından kalıcı fayda sağlaması, büyük ölçüde bölge devletlerinin kendi şartlarında işbirliği ve güven inşa etme kapasitesine bağlı olacaktır. ABD’nin açılımı, stratejik pragmatizmin hem fırsatlarını hem de sınırlarını aynı anda sergileyen bir vaka olarak, diplomasi literatürü açısından dikkatle izlenmeyi hak etmektedir.
