Uluslararası sistem son yıllarda eş zamanlı olarak birçok güvenlik kriziyle karşı karşıya kalmıştır. Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’da devam eden istikrarsızlıklar, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)/İsrail-İran Savaşı, Çin’in yükselişi ve Hint-Pasifik bölgesinde derinleşen stratejik rekabet, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirmektedir.
Bölgesel ve küresel ölçekte devam eden istikrarsızlıklar, krizler ve savaşlar uluslararası sistemi derinden etkilemektedir. Bu gelişmelerin gölgesinde, “küresel güç dengeleri henüz net bir biçimde şekillenmemiştir.” Küresel güç dağılımının geleceğine ilişkin belirsizliklerin sürmesi, uluslararası sistemin öngörülebilirliğini azaltmakta ve stratejik belirsizlikleri derinleştirmektedir. Dolayısıyla günümüz uluslararası ilişkileri, mevcut güç dengelerinin yeniden şekillendiği ve belirsizliklerin arttığı bir “geçiş dönemine” işaret etmektedir.
Özellikle ABD’nin aynı anda Rusya, Çin ve İran gibi aktörlerle farklı düzlemlerde rekabet etmek zorunda kalması, Kuzey Atlantik Atlanması Örgütü’nün (NATO) geleceğine ilişkin tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Bu çerçevede 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek olan 36. NATO Zirvesi yalnızca ittifakın güvenlik politikalarının değil, aynı zamanda Avrupa’nın savunma mimarisinin ve transatlantik ilişkilerin geleceğinin de tartışılacağı kritik bir platform olacaktır. Zirvenin Ankara’da düzenlenmesi ise Türkiye’nin NATO içindeki stratejik ağırlığının ve Avrupa güvenliğindeki merkezi rolünün uluslararası düzeyde ön plana çıkması açısından dikkat çekici olacaktır.
Soğuk Savaş boyunca NATO, Batı güvenlik mimarisinin temel unsurlarından biri olarak faaliyet göstermiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ittifakın işlevini yitireceğine yönelik beklentiler gerçekleşmemiştir. Aksine NATO, eski Varşova Paktı üyelerinin büyük bölümünü bünyesine katarak Doğu Avrupa, Balkanlar ve Baltık bölgesine doğru genişlemesini sürdürmüştür. Ancak 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı, 2014 yılında Kırım’ın ilhakı ve 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenliğinde yeni bir dönemin başlangıcına işaret etmiştir. Bu gelişmeler, NATO’nun caydırıcılık kapasitesi, savunma yükünün paylaşımı ve Avrupa’nın askeri yetenekleri gibi konuların yeniden tartışılmasına neden olmuştur.
Alışılmış Konfordan Yükselen Güvenlik Riskleri Karşısında Artan Savunma Harcamalarına
Soğuk Savaş boyunca ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından NATO’nun sağladığı “caydırıcılık”, Avrupa güvenlik mimarisinin temel dayanaklarından biri olmuştur. İttifakın kolektif savunma kapasitesi sayesinde Avrupa ülkeleri, Sovyetler Birliği’ne ve daha sonra Rusya’ya karşı doğrudan bir askerî çatışmaya girmeden güvenliklerini koruyabilmiştir. Bu durum yalnızca Avrupa ülkeleri için değil, aynı zamanda ABD açısından da önemli bir “konfor” alanı yaratmıştır.
NATO’nun caydırıcılığı, Avrupa ülkeleri için görece “düşük maliyetlerle yüksek güvenlik garantileri” sağlamıştır. Avrupa ülkeleri, kapsamlı askerî kapasitelere yatırım yapmak yerine savunma harcamalarını sınırlı tutmuş ve güvenlik ihtiyaçlarını büyük ölçüde NATO şemsiyesi altında karşılamışlardır. Böylece birçok Avrupa ülkesi, ekonomik kaynaklarını savunma yerine sosyal refah politikalarına ve ekonomik kalkınmaya yönlendirme fırsatı elde etmiştir. Benzer şekilde ABD de NATO’nun sağladığı caydırıcılıktan yararlanarak Avrupa güvenliğini büyük ölçüde doğrudan askerî müdahaleye ihtiyaç duymadan sürdürmüş ve müttefiklerin ittifaka sağladığı katkılar sayesinde savunma sanayisini ve askerî kapasitesini geliştirme imkânı bulmuştur.
Fakat hem Avrupa ülkeleri hem de ABD açısından söz konusu “konforlu yaşam” koşulları zaman içerisinde aşınmaya başlamıştır. Özellikle Nisan 2008 tarihinde gerçekleştirilen Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan’ın gelecekte NATO’ya katılabileceğine yönelik değerlendirmelerin gündeme gelmesi, Rusya tarafından doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır. Moskova yönetimi, NATO’nun eski Varşova Paktı ülkelerini kapsayacak şekilde doğuya doğru genişlemesini kendi güvenlik çıkarlarına aykırı görmüş ve bu sürecin durdurulmasına yönelik daha sert politikalar izlemeye başlamıştır.
Rusya’nın NATO genişlemesine karşı sertleşen tutumu, Avrupa güvenlik ortamını önemli ölçüde değiştirmiştir. Özellikle Rusya-Gürcistan Savaşı, Kırım’ın ilhakı ve nihayetinde Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa’da uzun yıllar boyunca geçerli olan güvenlik algılarının sorgulanmasına neden olmuştur. Bu gelişmeler, NATO’nun yalnızca “caydırıcılığa” dayalı güvenlik anlayışının yeterliliği olmadığını beraberinde getirmiştir. Böylece uzun yıllar boyunca “düşük maliyetli güvenlik sağlayan caydırıcılık mekanizmasının etkinliği” her geçen gün zayıflamaya başlanmış ve ittifak içerisindeki “finansal yük paylaşımı konusu gerilimleri arttırmıştır.” Rusya-Ukrayna Savaşı’nın devam etmesi ve Rusya’nın gelecekte Avrupa’nın güvenliğine yönelik daha geniş çaplı tehditler oluşturabileceğine ilişkin endişeler, NATO’da savunma harcamalarının artırılmasını zorunlu hâle getirmiştir.
NATO’nun Dönüşümü ve Avrupa Güvenliğinin Geleceği
NATO’nun kuruluşunda Sovyet tehdidine karşı kolektif savunma anlayışı belirleyici olmuştur. İttifak, Soğuk Savaş boyunca Avrupa güvenliğinin temel dayanağı haline gelmiş ve ABD liderliğinde Batı dünyasının askeri organizasyonu olarak faaliyet göstermiştir.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO’nun geleceği sorgulanmış olsa da ittifak dağılmak yerine genişleme stratejisini benimsemiştir. Eski Varşova Paktı ülkelerinin önemli bir kısmı NATO üyeliğine kabul edilmiş, böylece ittifak Avrupa’nın doğusuna doğru genişlemiştir. Bu süreç aynı zamanda Avrupa Birliği’nin (AB) genişleme politikalarıyla da paralel ilerlemiştir.
Ancak 2000’li yıllardan itibaren Rusya’nın yeniden güç kazanması ve Çin’in küresel ölçekte yükselişi, uluslararası sistemde yeni dengelerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi (Ağustos 2008), Kırım’ı ilhak etmesi (Mart 2014) ve Ukrayna’ya (Şubat 2022) yönelik geniş çaplı askeri operasyonları, NATO’nun güvenlik stratejilerinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır.
Günümüzde NATO’nun karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, artan savunma maliyetlerinin nasıl paylaşılacağıdır. ABD, uzun süredir Avrupalı müttefiklerinin savunma harcamalarını artırmasını talep etmektedir. Washington yönetimi, NATO’nun askeri kapasitesinin arttırılması çerçevesinde finansal yük paylaşımının arttırılmasını isterken, Avrupa ülkeleri ise ABD’nin güvenlik taahhütlerinin geleceğine ilişkin belirsizliklerden endişe duymaktadır.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’nde NATO’nun savunma harcamaları, Rusya’ya karşı caydırıcılık, Çin’in yükselişi ve NATO’nun gelecekteki stratejik yönelimi gibi başlıkların ön plana çıkması beklenmektedir.
Türkiye-NATO İlişkileri: Stratejik Ortaklıktan Merkez Ülke Konumuna
Türkiye, 1952 yılında NATO’ya katıldığından beri ittifakın en önemli üyelerinden biri olmuştur. Coğrafi konumu, askeri kapasitesi, ticaret güzergahlarının kesişim merkezinde yer alması ve kriz bölgelerine yakınlığı Türkiye’yi NATO açısından vazgeçilmez bir aktör haline getirmiştir.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye, daha çok ittifakın güneydoğu kanadını koruyan bir ülke olarak değerlendirilmiştir. Ancak günümüzde Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin stratejik önemini daha da artırmıştır. Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz’in güvenliği, enerji hatlarının korunması, lojistik merkezlerinin önemi ve bölgesel istikrarın sağlanması gibi konular Türkiye’nin rolünü ön plana çıkarmaktadır.
NATO bağlamında Türkiye ile hem ABD hem de Avrupa ülkeleri arasında zaman zaman ciddi görüş ayrılıkları ve krizler yaşanmıştır. Bu anlaşmazlıkların başlıca örnekleri arasında 1964 Johnson Mektubu ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD tarafından Türkiye’ye uygulanan yaptırımlar yer almaktadır. Ayrıca birçok AB ve NATO üyesinin PKK/YPG/SDG gibi Türkiye’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturan terör örgütlerine yönelik destekleyici politikaları da Ankara ile Batılı müttefikleri arasında gerilimlere neden olmuştur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 1 Mart 2003 tezkeresini reddetmesi ve ardından yaşanan olaylar, Türk-Amerikan ilişkilerinde ciddi bir güven krizine yol açmıştır. Ayrıca Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımları uygulanması son dönemde Türkiye ve ABD arasında yaşanan sorunların önemli örnekleri arasında yer almaktadır. Hiç kuşkusuz ki bu sorunlar Türkiye’nin NATO ile olan ilişkilerinden bağımsız değildir.
Buna rağmen “Türkiye açısından NATO üyeliği stratejik önemini korumaktadır”. İttifak içerisinde yer almak, Türkiye’ye karar alma mekanizmalarında söz sahibi olma ve veto yetkisini kullanabilme imkânı sağlamaktadır. Örneğin Türkiye’nin veto yetkisi bulunmasaydı, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) NATO ile ilişkileri ve üyelik süreçleri farklı bir seyir izleyebilirdi. Ayrıca Türkiye’nin NATO üyeliği, Rusya karşısındaki stratejik ve diplomatik konumunu güçlendirerek Ankara’nın bölgesel ve uluslararası düzeydeki politik ağırlığını artırmaktadır. Bu yönüyle NATO üyeliği, Türkiye’ye yalnızca dış tehditlere karşı değil, ittifak içerisindeki gelişmeleri etkileme açısından da önemli avantajlar sunmaktadır. Kısacası “NATO üyeliği, Türkiye’yi İttifak üyelerinden gelebilecek tehditlere karşı da korumaktadır.” Dolayısıyla Türkiye açısından bakıldığında NATO’nun dışında kalmanın maliyetleri, ittifak içerisinde yer almanın maliyetlerinden daha yüksektir. Ayrıca NATO üyeliği, Türkiye’nin bölgesel ve küresel düzeydeki stratejik ağırlığını artıran temel unsurlardan biri olmaya devam etmektedir.
Türkiye-AB İlişkileri ve Avrupa Güvenlik Mimarisindeki Yeni Gerçeklik
Avrupa’nın güvenliğine yönelik tartışmalar, Türkiye-AB ilişkileriyle bağlantılı da ele alınabilir. Son yıllarda AB üyeleri, Rusya kaynaklı güvenlik tehditleri nedeniyle savunma alanında daha fazla işbirliği arayışına yönelmiştir. Ancak Avrupa’nın güvenlik kapasitesini geliştirme çabaları, Türkiye’nin rolünü yeniden gündeme taşımıştır.
Türkiye, gelişen savunma sanayisi, askeri kapasitesi ve jeopolitik konumuyla Avrupa güvenliği açısından kritik bir aktördür. Buna rağmen Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin durma noktasına gelmiş olması, Gümrük Birliği’nin güncellenememesi ve vize serbestisi konularında ilerleme sağlanamaması taraflar arasındaki yapısal sorunların devam ettiğini göstermektedir.
Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında ortaya çıkan güvenlik ortamı ise Avrupa’nın Türkiye’ye olan stratejik ihtiyacını daha görünür hale getirmiştir. Avrupa ülkeleri bir taraftan Türkiye’nin güvenlik alanındaki katkılarını önemserken; diğer taraftan siyasi konulardaki anlaşmazlıkları sürdürmektedirler. Bu durum Avrupa güvenlik mimarisinde önemli bir çelişki yaratmaktadır. Önümüzdeki dönemde Avrupa’nın Türkiye’yi yalnızca bir güvenlik ortağı olarak mı, stratejik ortak olarak mı yoksa zorunlu bir işbirliği aktörü olarak mı değerlendireceği, hem Türkiye-AB hem de Türkiye-NATO ilişkilerinin geleceğini belirleyecek temel unsurlardan biri olacaktır.
Sonuç
Uluslararası sistemde yaşanan köklü değişim ve dönüşümler NATO’nun geleceğine ilişkin öngörülemezlikleri ve belirsizlikleri körüklemektedir. Bu durum, NATO’nun stratejik uyumunu ve kurumsal etkinliğini olumsuz etkileyerek ittifakın çok boyutlu stratejik çıkmazlarla karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. İttifak içerisindeki anlaşmazlıklara ilişkin tartışma başlıkları her geçen gün artmaktadır. NATO’nun karşı karşıya kaldığı stratejik çıkmazlar:
- NATO’nun caydırıcılığının aşınması,
- Hem ABD’nin hem de Avrupa ülkelerinin alıştıkları eski konforlu yaşamlarımdan vazgeçmek istememeleri,
- Savunmaya ilişkin finansal yükün ne kadarının kimler tarafından karşılanacağı,
- Rusya-Ukrayna Savaşı,
- Çin’in yükselişi ve
- Orta Doğu’daki savaşlardır.
Ankara’da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi’nde bu tartışmaların somut politika önerilerine dönüşmesi mümkün görünmemektedir. Zirve’nin Ankara’da düzenlenmesi, Türkiye’nin NATO içindeki konumunun ve Avrupa güvenliğindeki rolünün yeniden değerlendirilmesine imkân sağlayacaktır.
Günümüzde Türkiye, artık yalnızca NATO’nun güney kanadını koruyan bir sınır ülkesi değildir. Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş jeopolitik alanda etkili olan Türkiye, NATO ve Avrupa güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan stratejik bir aktöre dönüşmektedir. Bu nedenle Avrupa güvenliğinin geleceği tartışılırken Türkiye’nin rolünü dışlayan bir yaklaşımın, Avrupa’nın güvenliği açısından sürdürülebilir olması giderek daha zor görünmektedir.
