Analiz

Çin’in ABD-İsrail-İran Çatışması’ndaki Diplomatik Dengesi

Çin’in yaklaşımı, ekonomik bağımlılık, diplomatik pragmatizm ve uzun vadeli güç dengelemesi unsurlarını birleştirmektedir.
Gelecekte Çin’in stratejileri, Küresel Güney’deki etkisini artırmaya odaklanacaktır.
Savaş, Çin’e ABD’nin “hipokrasisini” vurgulama fırsatı verecektir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

ABD, İsrail ve İran arasında yaşanan çatışma, küresel jeopolitik dengeleri derinden etkileyen bir kriz olarak öne çıkmaktadır. Bu çatışma, Orta Doğu’nun geleneksel güç dinamiklerini sarsarken, büyük güçlerin bölgeye yönelik stratejilerini de yeniden şekillendirmektedir. Çin, bu süreçte aktif bir arabuluculuk rolü üstlenmeyi teklif ederek diplomatik bir hamle yapmıştır. Ancak Pekin’in genel tutumu, doğrudan müdahaleden kaçınan ve ekonomik çıkarlarını ön planda tutan bir yaklaşımla açıklanabilir.[1]

Çin’in tepkileri, tarihsel olarak benimsediği müdahalesizlik ilkesiyle uyumlu olup küresel liderlik iddiasını pekiştirmeye yönelik fırsatlar barındırmaktadır. Çin’in yaklaşımı, ekonomik bağımlılık, diplomatik pragmatizm ve uzun vadeli güç dengelemesi unsurlarını birleştirerek bölgedeki aktörler arasında bir denge unsuru olarak konumlanmasını yansıtmaktadır. Çin’in Orta Doğu politikası, Soğuk Savaş sonrası dönemde ekonomik odaklı bir evrim geçirmiştir. 1990’larda enerji bağımlılığını çeşitlendirmek amacıyla İran’la ticari bağlarını güçlendiren Pekin, 2013 sonrası Kuşak ve Yol Girişimi (KYG) kapsamında bölgeyi stratejik bir koridor haline getirmiştir. Bu bağlamda İran, Çin için hem petrol tedarikçisi hem de ABD karşıtı bir denge unsuru olarak önem kazanmıştır. Ancak Çin, askeri ittifaklardan kaçınarak diplomatik esneklik sağlamayı tercih etmiştir.

Mevcut krizde, Çin’in arabuluculuk teklifi, bu tarihsel çizginin bir devamı niteliğindedir; zira Pekin, çatışmayı ekonomik istikrarı tehdit eden bir unsur olarak görmektedir. Bu yaklaşım, Çin’in küresel arenada “sorumlu büyük güç” imajını güçlendirme çabasıyla örtüşmektedir, fakat sınırlı askeri kapasitesi nedeniyle doğrudan müdahaleyi dışlamaktadır.[2] Çin, İran’la olan ekonomik bağlarını korurken, ABD ve İsrail’le ilişkilerini zedelememek için dengeli bir tutum benimsemiştir. Bu, Çin’in dış politikasındaki “kazan-kazan” felsefesinin bir yansımasıdır; ancak krizin uzaması durumunda, stratejik seçeneklerini yeniden değerlendirmesi muhtemeldir. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında, Çin’in benzer krizlerde (örneğin, 2010’larındaki İran nükleer anlaşması müzakerelerinde) gözlemci rolü üstlendiği görülmektedir.

Çin’in Orta Doğu politikalarının kökenleri, Mao dönemi ideolojik dayanışmasından günümüz pragmatizmine uzanan bir çizgide aranabilir. 1950’lerde Bandung Konferansı’yla Üçüncü Dünya ülkeleriyle bağ kuran Çin, 1970’lerde ABD’yle yakınlaşınca Orta Doğu’da daha dengeli bir yaklaşım benimsemiştir. Bu dönemde İran’la ilişkiler sınırlı kalmış, ancak 1980’lerdeki İran-Irak Savaşı sırasında Çin’in her iki tarafa silah satması, pragmatik tutumunu ortaya koymuştur. 1990’lara gelindiğinde ekonomik büyüme ihtiyacı, Çin’i enerji kaynaklarına yöneltmiş ve bu bağlamda İran, ucuz petrol ve stratejik konum nedeniyle ön plana çıkmıştır. Bu evrim, Çin’in dış politikasını ideolojiden ekonomiye kaydıran bir süreçtir ve mevcut krizde de belirleyici olmuştur.

2000’lerde Çin’in İran’la ilişkileri derinleşmiştir. 2001 yılında imzalanan stratejik ortaklık anlaşması, enerji ticaretini artırmış; Çin, İran’ın petrol ihracatının büyük kısmını almaya başlamıştır. Bu dönem, Çin’in 2013 yılında KYG’yi duyurmasıyla zirveye ulaşmış; İran, Çin’in Orta Doğu’daki kilit ortağı haline gelmiştir. Ancak bu ilişki, askeri bir ittifaka dönüşmemiştir; Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik yaptırımlara destek vererek dengeli bir tutum sergilemiştir. Bu yaklaşım Çin’in küresel sistemdeki konumunu koruma stratejisi olarak görülebilir: Ekonomik çıkarlar ön planda, ancak ABD’yle çatışma riski minimize edilmiştir.

2010’larda İran nükleer anlaşması süreci, Çin’in diplomatik rolünü öne çıkarmıştır. Pekin, anlaşmanın müzakerelerinde arabulucu olarak katkı sağlamış, ancak Trump yönetiminin 2018 yılında çekilmesi üzerine eleştirel bir tutum benimsemiştir. Bu dönemde Çin’in İran’a yönelik yatırımları artmış; 2021 yılında imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşması, 400 milyar dolarlık yatırım vaat etmiştir. Ancak gerçekleşen yatırımlar sınırlı kalmış, ilişki daha çok ticari nitelikte olmuştur. Eleştirel bir bakışla bu anlaşma, Çin’in stratejik derinliğini artırmış olsa da askeri taahhüt içermemesi, Pekin’in riskten kaçınma eğilimini yansıtmaktadır.

Mevcut ABD-İsrail-İran Savaşı’nda Çin’in tepkileri, tarihsel örüntü ile uyumludur. Savaşın başlangıcında Çin, ABD ve İsrail’in eylemlerini “kabul edilemez” olarak kınamış, ancak askeri müdahaleyi reddetmiştir. Dışişleri Bakanı Wang Yi, çeşitli ülkelerle telefon görüşmeleri yaparak gerilimi azaltma çağrısında bulunmuştur. Bu hamle, Çin’in arabuluculuk geleneğini sürdürmektedir, fakat uzmanlar tarafından sınırlı etki potansiyeline sahip olarak değerlendirilmektedir.[3]

Çin’in mesafeli duruşunun nedenleri çok katmanlıdır. Öncelikle ekonomik hesaplar ön plandadır: Savaş, Hürmüz Boğazı’nı tehdit ederek Çin’in enerji tedarik zincirini riske atmaktadır. Çin, Rusya’dan alternatif tedarik sağlayabilse de uzun vadeli istikrarsızlığın Küresel Güney’deki yatırımlarını etkileyeceğini hesaplamaktadır. İkinci olarak, stratejik konumlanma: Çin, İran’la ilişkisini “işlemsel” olarak tanımlamakta, karşılıklı savunma taahhüdü vermemektedir. Bu, Pekin’in küresel sistemde esneklik kazanmasını sağlamaktadır. Üçüncü olarak, diplomatik pragmatizm: Çin, ABD’nin askeri üstünlüğünü kabul ederek doğrudan çatışmadan kaçınmakta, bunun yerine “Küresel Güvenlik Girişimi” gibi inisiyatiflerle yeni bir düzen önermektedir. Bu tutum, Çin’in büyük güç statüsünü pekiştirmektedir.

Tarihsel kronolojide, Çin’in stratejileri evrilmiştir. Erken dönemde ideolojik, orta dönemde ekonomik, günümüzde ise jeopolitik odaklıdır. Mevcut krizde, Çin’in arabuluculuk teklifi, 2023 Suudi-İran anlaşmasının bir uzantısı sayılabilir; ancak savaşın şiddeti nedeniyle sınırlı kalmıştır. Çin’in Rusya’yla koordinasyonu, krizdeki bir diğer boyutudur. Her iki ülke de BM Güvenlik Konseyi’nde ortak çağrılar yapmış, ancak askeri müdahaleden kaçınmışlardır. Bu, sınırsız ortaklıklarını test etmekte, fakat ortak savunma içermemektedir. Çin’in ABD-İsrail-İran Savaşı’ndaki tepkileri, gelecekteki stratejilerini şekillendirecek bir temel oluşturmaktadır. Kısa vadede Pekin’in arabuluculuk çabaları devam edecektir. Ancak savaşın uzaması durumunda, ekonomik çeşitlendirme ve diplomatik angajmanlar ön plana çıkacaktır.

Çin’in stratejileri üç senaryoda ele alınabilir: İlk olarak, savaşın hızlı bitmesi halinde Çin, İran’la ilişkilerini yeniden yapılandırarak KYG yatırımlarını artırabilir, böylece bölgesel etkisini pekiştirebilir. İkinci senaryoda, uzayan çatışma ABD’nin kaynaklarını tüketebilir ve bu, Çin’e Asya-Pasifik bölgesinde avantaj sağlayabilir ve askeri modernizasyonunu hızlandırmasına yol açabilir. Üçüncü olarak, İran rejiminin değişmesi durumunda Çin, pragmatik bir yaklaşımla yeni yönetimle anlaşmalar yapabilir, enerji güvenliğini korurken ABD karşıtı söylemini sürdürebilir. Sonuç olarak gelecekte Çin’in stratejileri Küresel Güney’deki etkisini artırmaya odaklanacaktır. Savaş, Pekin’e ABD’nin “hipokrasisini” vurgulama fırsatı verecektir.

[1] “China offers to mediate in US-Israel-Iran war”, NPR, https://www.npr.org/2026/03/05/nx-s1-5732804/china-offers-to-mediate-in-us-israel-iran-war, (Erişim Tarihi: 07.03.2026). 

[2] “‘What is the game plan?’: The Iran war is unsettling China and its ambitions”, BBC, https://www.bbc.com/news/articles/c2044vzrdpzo, (Erişim Tarihi: 07.03.2026).

[3] “What the Israel-Iran War and Ceasefire Mean for China’s Relations With the U.S. and World”, TIME, https://time.com/7298254/china-us-diplomacy-military-intervention-taiwan-israel-iran-war-ceasefire/, (Erişim Tarihi: 07.03.2026).

Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla ERİN
Zeynep Çağla Erin, 2020 yılında Yalova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden “Feminist Perspective of Turkish Modernization” başlıklı bitirme teziyle ve 2020 yılında da İstanbul Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Sosyoloji bölümünden mezun olmuştur. 2023 yılında Yalova Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında “Güney Kore’nin Dış Politika Kimliği: Küreselleşme, Milliyetçilik ve Kültürel Kamu Diplomasisi Üzerine Eleştirel Yaklaşımlar” başlıklı yüksek lisans tezini tamamlayarak mezun olmuştur. Şu an Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim dalında doktora eğitimine devam etmektedir. ANKASAM Asya & Pasifik Uzmanı olan Erin’in başlıca ilgi alanları; Asya-Pasifik, Uluslararası İlişkiler’de Eleştirel Teoriler ve Kamu Diplomasisi’dir. Erin iyi derecede İngilizce ve başlangıç seviyesi Korece bilmektedir.

Benzer İçerikler