İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen transatlantik güvenlik mimarisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) askeri kapasitesi, nükleer caydırıcılığı ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) liderliği üzerine kurulmuştu. Avrupa’nın güvenliği kıta merkezli tehdit algısı doğrultusunda şekillenirken; Washington bu düzenin hem askeri garantörü hem siyasi lideri olarak hareket etmiştir. Soğuk Savaş boyunca “Sovyet tehdidini” çevrelemeye odaklanan bu yapı, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra da korunmuş; Avrupa güvenliği ABD’nin kıta üzerindeki askeri varlığı ve NATO’nun kolektif savunma kapasitesi üzerinden tanımlanmıştır.
Ancak 21. yüzyıl uluslararası sisteminde yapısal dönüşümler yaşanmaya başlamış ve ekonomik, teknolojik, askeri kapasitesi ile Çin’in, ABD’nin uzun vadeli stratejik ve sistemik rakibi haline gelmesi,[i] Amerikan dış politikasının ağırlık merkezini Avrupa-Atlantik ekseninden Hint-Pasifik’e doğru kaydırmasına sebep olmuştur. Diğer yandan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa’da konvasiyonel savaş ihtimalinin ortadan kalkmadığı gerçeğini görünür hale getirmiştir. Buna Gazze Savaşı, İran merkezli bölgesel gerilimler, Suriye-Irak hattında istikrarsızlıklar, Kızıldeniz’de deniz ticaretini ve küresel tedarik zincirlerini etkileyen güvenlik riskleri eklendiğinde Washington’un aynı anda farklı coğrafyalarda çok katmanlı krizleri yönetmek zorunda kaldığı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Bu durum ABD’yi Çin’i dengelemek ve Rusya’yı çevrelemenin yanı sıra küresel liderlik kapasitesini farklı jeopolitik havzalarda eş zamanlı sürdürebilecek ve etkin olabilecek politikalar üretmeye zorlamaktadır. Ancak bu politikaların doğrudan askeri müdahale çizgisinde şekillenmemesi gerektiğini ABD, Irak ve Afganistan örneklerinde tecrübe etmiştir. Artık ABD, güvenliği doğrudan kendi askeri varlığıyla sağlamak yerine bazı coğrafyalarda sorumluluğu bölgesel ortaklarla paylaşan daha esnek ve düşük maliyetli bir güvenlik modeli geliştirmektedir. Tabi bu Avrupa’dan ABD’nin tamamen çekildiği anlamına gelmemektedir. Aksine bu modelde Washington, çevre havzalarda kuracağı stratejik ortaklıklar aracılığıyla Avrupa güvenliğini yeniden tanımlamaktadır.
Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın güvenliği Avrupa ve Atlantik ekseninde şekillenirken günümüzde Rusya’nın Karadeniz’de çevrelenmesi, enerji ve ulaştırma koridorları güvenliğinin Güney Kafkasya’da sağlanması, göç, terör ya da İran kaynaklı risklerin Ortadoğu’da yönetilmesi Avrupa güvenliğini tamamlayan bileşenler haline gelmiştir. Dolayısıyla Avrupa’nın Karadeniz’i Güney Kafkasya’yı, Ortadoğu’yu ve Doğu Akdeniz’i birbirinden bağımsız güvenlik alanları olarak değerlendirmemesi gerekmektedir. Aynı zamanda Avrupa’nın ABD’nin hangi bölgesel ortaklarla, nasıl bir işbirliği kuracağı hususunu göz önünde bulundurması önem arz etmektedir.
Zira ABD’nin değişen güvenlik yaklaşımı her bölgesel ortağa aynı rolü yüklememekte; tek bir güvenlik alanı olarak ele aldığı söz konusu jeopolitik kuşağın alt bölgelerinde farklı ortakları öne çıkarmaktadır. Örneğin Polonya, NATO’nun doğu kanadında Rusya’ya karşı caydırıcılığın güçlendirilmesinde;[ii] Romanya, Karadeniz’in batı kıyısında güvenliğin arttırılmasında;[iii] Azerbaycan, Avrupa’nın enerji arz güvenliği ile Hazar merkezli ulaştırma ağlarının geliştirilmesinde[iv] kritik rol üstlenmektedir. Ancak bu aktörlerin her biri belirli bir jeopolitik havzada etkin olmaktadır. Türkiye ise sahip olduğu konumu sayesinde farklı güvenlik havzalarını birbirine bağlayabilen bölgesel ortak olarak öne çıkmaktadır.
Washington açısından Türkiye’nin stratejik değerinin artması sadece coğrafi konumundan kaynaklanmamaktadır. Esas belirleyici parametre, Türkiye’nin Avrupa güvenliğini doğrudan etkileyen farklı kriz alanlarında eş zamanlı politika üretebilme kapasitesidir. Karadeniz’de Montrö rejiminin uygulanması ve deniz güvenliğinin korunması, Rusya-Ukrayna Savaşı boyunca yürütülen arabuluculuk girişimleri, NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak ittifakın güney kanadındaki askeri rolü, Suriye’de geçiş sürecinin yönetimi, Doğu Akdeniz’de deniz güvenliği, Güney Kafkasya’da normalleşme süreçleri ve Avrupa’nın enerji çeşitlendirme stratejisinin ana ikamelerinden biri haline gelen Orta Koridor’un güçlendirilmesi, Türkiye’yi söz konusu geniş coğrafyada güvenlik aktörü haline getirmektedir.
Bununla beraber Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında güçlenen lider diplomasisi, ikili ilişkilerde çözülemeyen yapısal sorunlara rağmen ABD-Türkiye ilişkilerini kriz odaklı bir zeminden pragmatik işbirliği eksenine taşımaktadır.[v] Keza Donald Trump’ın Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ı Suriye ve Irak Özel Temsilcisi olarak eş zamanlı görevlendirmesi,[vi] Washington’un bölgesel politikalarının Ankara ile daha yakın işbirliği içerisinde yürütme arayışının göstergesi olarak kabul edilebilir. Tüm bunlar Türkiye-ABD ilişkilerinin temel dinamiğinin bölgesel jeopolitiğin değişen ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiğine ve Washington’un Avrupa güvenliğine yaklaşımı değiştikçe yeni güvenlik inşasında Türkiye ile ilişkilerin önemli bir belirleyici unsur olacağına işaret etmektedir.
Bu noktada ABD’nin politikası ile Avrupa Birliği’nin güvenlik politikası arasında giderek belirginleşen bir uyumsuzluk dikkat çekmektedir. Bir tarafta Brüksel, Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz’i Avrupa güvenliğinin ön cephelerinden biri olarak tanımlamakta; Rus enerji bağımlılığını azaltmayı hedefleyen Güney Gaz Koridoru ve Orta Koridor gibi alternatif bağlantısallık projelerini desteklemekte; NATO’nun güney kanadının güçlendirilmesini savunmakta ve Ortadoğu kaynaklı göç ve terör risklerini Avrupa güvenliğinin öncelikli başlıkları arasında değerlendirmektedir.[vii] Diğer tarafta ise AB’nin Savunma Hazırlığı Yol Haritası 2030 ve Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) gibi Avrupa savunma sanayisini güçlendirmeye yönelik yeni girişimlerin dışında tutmayı tercih etmektedir.[viii] Bu durum AB’nin güvenlik ihtiyaçları ile siyasi tercihleri arasında derinleşen bir çelişkiyi ortaya koymaktadır.
Esasen bu çelişki, Avrupa’nın Türkiye’yi nasıl konumlandırdığından ziyade ABD’nin Avrupa güvenliğini hangi yöntemle ve nasıl yeniden oluşturduğunun yeterince analiz edilememesinden kaynaklanmaktadır. Zira Avrupa’daki tartışmalar çoğunlukla Washington’un kıtadaki asker sayısı, savunma harcamalarına katkısı veya NATO’ya yönelik siyasi taahhütlerinin düzeyi gibi transatlantik ilişkilerin nicel unsurlarına odaklanırken; ABD’nin güvenlik yaklaşımının niteliğinde yaşanan dönüşüm aşikardır. Washington, Avrupa’nın güvenliğini sadece kıta üzerindeki askeri varlığıyla değil, aynı zamanda geniş güvenlik çevresinde bölgesel ortaklarla kurduğu işbirliği ağları üzerinden şekillendirmektedir. Türkiye de bu yeni düzende gerek önemli bir NATO müttefiki olması gerek farklı jeopolitik havzalar arasında askeri, diplomatik, jeoekonomik bağlantı kurabilen stratejik ortak olması sebebiyle öne çıkmaktadır.
Dolayısıyla Washington’un güvenlik üretimini bölgesel ortaklar üzerinden yeniden kurguladığı bir dönemde, Avrupa’nın güvenlik planlamasını hala eski transatlantik varsayımlar üzerinden inşa etmeye devam etmesi reel politiğe uygun düşmeyecektir. Bilhassa Avrupa’nın Washington-Ankara hattında yaşanacak yakınlaşma ve ayrışmanın Avrupa’nın güvenlik politikası üzerindeki etkisini doğru şekilde değerlendirmesi gerekmektedir. Çünkü Washington-Ankara arasında stratejik uyum ya da ayrışma, kıtanın güvenliğini etkileyen bölgelerin her birinde Avrupa’nın hareket alanını genişletebilir ya da daraltabilir. Örneğin, Washington-Ankara hattında stratejik uyumun güçlenmesi, Karadeniz’de NATO’nun caydırıcılık kapasitesini arttırarak Rusya’nın hareket alanını sınırlandırabileceği gibi Suriye’de daha istikrarlı geçiş sürecine katkı sağlayarak Avrupa’ya yönelen düzensiz göç baskısını azaltabilir. Benzer şekilde Güney Gaz Koridoru, TANAP, Hazar-Anadolu hattı ve Orta koridor gibi güzergahların güvenliğinde ve sürdürülebilirliğinde Türkiye’nin rolünün ABD tarafından desteklenmesi, Avrupa’nın Rusya’ya alternatif tedarik zincirleri stratejisine katkı sağlayabilir. Buna karşılık ikili ilişkilerin gerginleşmesi ise Avrupa’nın savunma planlamasından enerji güvenliğine, ulaştırma ağlarından göç yönetimine kadar birçok politikanın uygulanmasında maliyet artışına neden olabilir.
Bu nedenle Brüksel’in ABD-Türkiye ilişkilerini sadece yakından izlenmesi gereken bir dış politika gelişmesi olarak görmemesi gerekmektedir. Avrupa açısından pragmatik yaklaşım, ABD-Türkiye ilişkilerinin yönünü ve sonuçlarını Avrupa güvenlik politikasının temel değişkenlerinden biri olarak kabullenmek ve bu hatta şekillenen yeni güvenlik dinamiklerini stratejik özerklik hedefiyle uyumlu hale getirecek politika araçları geliştirmektir. Bu bağlamda Brüksel, Türkiye’yi dışlayan politikalar yerine Karadeniz, enerji güvenliği, savunma, göç yönetimi ve bölgesel krizler gibi alanlarda Türkiye ile işbirliği mekanizmaları geliştirilmesini güvenlik ihtiyaçlarının gereği olarak ele almalıdır. Bu yaklaşım bir yandan Avrupa’nın güvenlik kapasitesinin geliştirilmesine katkı sağlarken diğer yandan Avrupa’nın Ankara-Washington hattında şekillenen yeni güvenlik mimarisinin dışında kalmasını engelleyebilir.
Sonuç olarak Avrupa açısından esas sorun, Çin’in sistemik rakip olması ya da Rusya tehdidinden ziyade ABD’nin bu iki meydan okumaya karşı geliştirdiği yeni güvenlik yaklaşımını doğru okuyabilmek ve kendi güvenlik planlamasını bu dönüşüme uyarlayabilmektir. Bu süreçte Türkiye’nin üstlendiği stratejik işlev, değişen güvenlik mimarisinin ortaya çıkardığı yapısal gerçekliktir. Dolayısıyla Brüksel’in ABD-Türkiye ilişkilerini Avrupa güvenlik planlamasının temel parametrelerinden biri olarak dikkate alması gerekmektedir. Aksi takdirde Avrupa, değişen güvenlik düzenine şekil veren aktörlerden biri olmak yerine söz konusu düzenin sonuçlarına uyum sağlayan bir aktöre dönüşebilir.
[i] “National Security Strategy”, The Washington House, https://bidenwhitehouse.archives.gov/wp-content/uploads/2022/10/Biden-Harris-Administrations-National-Security-Strategy-10.2022.pdf, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[ii] “Increasing the US Military Presence in Poland”, Ministry of National Defence Republic of Poland, https://www.gov.pl/web/national-defence/increasing-the-us-military-presence-in-poland, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[iii] Mehmet Ali Güller, “ABD’nin Karadeniz ve Romanya Planı”, CGTN Türk, https://www.cgtnturk.com/abdnin-karadeniz-ve-romanya-plani, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[iv] Ilyas Babayev, “Highlight 38/2025: Azerbaijan’s Strategic Role İn Ensuring Europe’s Energy Security: A Reliable Partner İn Times Of Crisis?”, Master Of Advanced Studıes
European And Internatıonal Governance, https://www.meig.ch/highlight-38-2025-azerbaijans-strategic-role-in-ensuring-europes-energy-security-a-reliable-partner-in-times-of-crisis/, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[v] “Turkey (Türkiye): Major Issues and U.S. Relations”, Congressional Research Service, https://www.congress.gov/crs-product/R44000, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[vi] Gamze Bal, “ABD neden Tom Barrack’ı Irak’ta görevlendirdi?”, Tercüman Gazetesi, https://www.tercuman.com/analiz/abd-neden-tom-barracki-irakta-gorevlendirdi-3006, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[vii] “A Strategıc Compass For Securıty And Defence”, The European External Action Service, https://www.eeas.europa.eu/sites/default/files/documents/strategic_compass_en3_web.pdf, (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
[viii] Güven Özalp, “AB’nin Savunma Fonu SAFE İçin Verdiği Süre Doldu: Türkiye İçin Süreç Bitti Mi?”, BBC, https://www.bbc.com/turkce/articles/c79x8zqvr3xo , (Erişim Tarihi: 22.06.2026).
