Analiz

Hürmüz Boğazı’ndan Küresel Krizlere: Hazar, Malakka ve Diğerleri

ABD’nin üzerinde durduğu husus; Rusya ve Çin’in yeni “krizlerle/sorunlarla” meşgul edilmesi ve bu sayede İran’ın ekonomik/savunma direncinin kırılması olabilir.
BM Güvenlik Konseyi’nin adaletsiz yapısı, sistemde sürekli bir anarşi ortamının hâkim olmasına neden olmaktadır.
En fazla tartışılan hususlardan biri de Hürmüz’den sonra hangi coğrafyada yeni bir krizin patlak verebileceği olmuştur.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Dünya, artık bir “Barışsızlık Çağı”[i] veya “küresel krizler çağı” içerisinde yaşarken ve farklı coğrafyalarda sürekli bir kaos-çatışma hali mevcutken; işbirlikçi bir dünya düzenine dair umutlar giderek azalmaktadır. Her ne kadar geleceği birlikte inşa etmeye ve insanlığın ortak kaderine vurgu yapan aktörler mevcut olsa da Birleşmiş Milletler sistemi, bilhassa kriz ve çatışmalar söz konusu olduğunda etkisiz kalmakta ve sorunun esas kaynağına dönüşmektedir. Dünyanın barış ve güvenliğini korumakla görevlendirilen BM Güvenlik Konseyi’nin adaletsiz yapısı, sistemde sürekli bir anarşi ortamının hâkim olmasına neden olmaktadır.

Avrupa’da patlak veren Rusya-Ukrayna Krizi, başta Avrasya olmak üzere Pasifik, Ortadoğu ve Afrika’yı kapsayan küresel bir siyasi-ekonomik ve güvenlik krizini tetiklemiştir. Uluslararası siyasetteki çok vektörlü siyasi, ekonomik ve güvenlik krizleri; dünyada yerel veya bölgesel bir çatışmanın kalmadığını, artık küresel krizlerden söz edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Zira dünyanın farklı coğrafyalarındaki krizler, artık birer “domino etkisi” yaratarak diğer jeopolitik havzalara doğru kaymakta ve ulaştığı yerlerde devletler arası ilişkileri şiddetle sarsmaktadır.

Ukrayna örneğinde olduğu gibi Şubat 2026 tarihinde Hürmüz’de patlak veren kriz de hem küresel ekonomiyi hem de jeopolitik dengeleri sarsmaya başlamıştır. İran’a karşı İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) eşgüdümünde devam eden saldırılar; Lübnan, Yemen ve Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki dengeleri değiştirmiş ve Hürmüz’den enerji ithalatına bağımlı olan bilhassa Asya-Pasifik aktörlerini çok zor bir durumda bırakmıştır. Bu noktadan itibaren en fazla tartışılan hususlardan biri de Hürmüz’den sonra hangi coğrafyada yeni bir krizin patlak verebileceği olmuştur.

Bu konuda İran’ın Husiler üzerinden Babül Mendep Boğazı’nı kapatma girişimleri dikkat çekerken, diğer yandan ABD’nin İran’a baskı yapabilmek için başka hangi araçlara başvurabileceği merak edilmektedir. Bu doğrultuda Hürmüz’de ambargo uygulayarak İran’ın petrol satışlarını tamamen engellemeye çalışan ABD, doğrudan askeri müdahale seçeneğini masada tutmakla birlikte, asıl ağırlığı “çok boyutlu kuşatma stratejisine” vermektedir. Her ne kadar denizden kuşatma altında olsa da İran’ın karadan dünyayla bağlantısı sürmektedir. Dolayısıyla ABD stratejisi açısından, İran’ın yakın ve uzak çevresinde yaratılacak ikincil kriz alanları ve istikrarsızlık kuşakları hayati önem taşımaktadır. Zira İran’ın en büyük jeopolitik destekçilerinin Rusya ve Çin olduğu ileri sürülebilir. Bu yüzden ABD’nin üzerinde durduğu husus; Rusya ve Çin’in yeni “krizlerle/sorunlarla” meşgul edilmesi ve bu sayede İran’ın ekonomik/savunma direncinin kırılması olabilir.

25 Temmuz 2026 tarihinde Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisine gerçekleştirdiği saldırı da söz konusu yeni krizlere örnek gösterilebilir. Bu örnek, esasında ABD’nin İran ile Rusya arasındaki bağlantıları yakından takip ettiğine ve “gerektiğinde” bunların hedef alınabileceğine dair önemli bir mesaj niteliğindedir. Hazar’daki saldırı, aynı zamanda Çin’in Avrupa’ya uzanan Orta Koridoru’nu hedef alan bir girişim olarak da görülebilir.[ii] Dolayısıyla Çin’in batıya açılan koridorlarında kuzey (Rusya), orta (Hazar) ve güney (İran) hatlarının çeşitli krizlerle tehdit edildiği jeopolitik bir ortam söz konusudur. Bundan ötürü yakın gelecekte Çin’in Deniz İpek Yolu’nda kritik bir darboğaz olan Malakka Boğazı’nın güvenliği de tehlike altına girebilir.

Hazar ve Hürmüz hatlarında sıkışan küresel jeopolitiğin önümüzdeki süreçte tetikleyebileceği yeni kriz alanları ortaya çıkabilir. Hürmüz ve Babül Mendep’in eş zamanlı olarak güvensizleşmesi, enerji aktarımında Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz havzasını kilit konuma getirmektedir. Diğer yandan Çin’in karasal enerji ve ticaret koridorlarının (Kuzey, Orta ve Güney) krizlerle kesintiye uğraması, Pekin’i Deniz İpek Yolu’nun güvenliğini garanti altına almak adına radikal adımlar atmaya zorlayabilir. Bu durum, Tayvan üzerindeki baskının artmasına ve Tayvan Boğazı ile Güney Çin Denizi’ndeki gerilimin tırmanmasına zemin hazırlayabilir. Çin’in özellikle Tayvan’a karşı olası harekâtı karşısında ABD’nin Malakka Boğazı üzerinde potansiyel bir abluka riski, Çin’i Endonezya hakimiyetindeki Sunda veya Lombok boğazlarına yönelmeye zorlayacak; bu da tüm Güneydoğu Asya coğrafyasını kapsayan devasa bir deniz güvenliği krizini doğuracaktır.

Çin ve Avrasya blokunun batıya ve güneye yönelen küresel ticaret ve lojistik hatlarının; Kuzey Ekseninde (Rusya-Ukrayna savaşı), Orta Ekseninde (Hazar ve Kafkasya), Güney Ekseninde (İran, Hürmüz ve Doğu Akdeniz) ve Doğu/Pasifik Ekseninde (Malakka ve Tayvan) aynı anda krizlerle baskı altına alınacağı bütünleşik bir jeopolitik kuşatma ortaya çıkabilir. Kara ve deniz koridorlarının eş zamanlı olarak güvensizleştirildiği bu konjonktürde, küresel sistemin “Barışsızlık Çağı”ndan çıkması zorlaşmakta; krizler birer lokal çatışma olmaktan çıkıp küresel güç dengelerini yeniden kuran ve yöneten temel araçlara dönüşmektedir.

Sonuç itibarıyla uluslararası hukuk kurallarının “seçici” biçimde uygulanması ve ihlal edilmesi, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte bir “norm erozyonu” yaratmaktadır. İran’ın uygulamaları sebebiyle dünyadaki diğer darboğaz kıyı devletleri de stratejik boğazlar üzerinde fiili kontrollerini arttırma, geçişleri kısıtlama ve ekonomik yükümlülükler getirme gibi eylemlere kalkışabilir. Bu durum, küresel deniz ticaretinin maliyetlerini artırarak enerji arz güvenliği başta olmak üzere birçok sektörde istikrarsızlığa yol açabilir. ABD, İran’ı baskı altına almaya çalışırken; dünya, küresel ticaret açısından çok daha zorlu bir tabloyla karşı karşıya kalabilir.


[i] Mark Leonard’ın “Barışsızlık Çağı” kitabına atfen kullanılmıştır.

[ii] Daha fazlası için bkz. “Jeopolitik Kırılma Eşiğinde “İstanbul 2.0 Vizyonu”nun Kaçınılmazlığı ve “Genişletilmiş Karadeniz Havzası Güvenlik Kuşağı”, ANKASAM, https://www.ankasam.org/jeopolitik-kirilma-esiginde-istanbul-2-0-vizyonunun-kacinilmazligi-ve-genisletilmis-karadeniz-havzasi-guvenlik-kusagi/, (Erişim Tarihi: 31.07.2026).

Dr. Cenk TAMER
Dr. Cenk TAMER
Dr. Cenk Tamer, 2014 yılında Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Aynı yıl Gazi Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Bilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 2016 yılında “1990 Sonrası İran’ın Irak Politikası” başlıklı teziyle master eğitimini tamamlayan Tamer, 2017 yılında ANKASAM’da Araştırma Asistanı olarak göreve başlamış ve aynı yıl Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doktora Programı’na kabul edilmiştir. Uzmanlık alanları İran, Mezhepler, Tasavvuf, Mehdilik, Kimlik Siyaseti ve Asya-Pasifik olan ve iyi derecede İngilizce bilen Tamer, Gazi Üniversitesindeki doktora eğitimini “Sosyal İnşacılık Teorisi ve Güvenlikleştirme Yaklaşımı Çerçevesinde İran İslam Cumhuriyeti’nde Kimlik İnşası Süreci ve Mehdilik” adlı tez çalışmasıyla 2022 yılında tamamlamıştır. Şu anda ise ANKASAM’da Asya-Pasifik Uzmanı olarak görev almaktadır.

Benzer İçerikler