İşgalin devam etmesine, dolayısıyla Filistin devletinin kurulmamasına rağmen İran’ın dışlanmasını merkezine alacak şekilde İsrail’in Orta Doğu’ya entegrasyon süreci, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın ilk döneminden beri sürmektedir. Bugün gelinen noktada ise İsrail’in entegrasyonu uğruna İran’a savaş açmak ve kuvvet kullanma yasağını ihlal etmek, Tel Aviv-Washington ikilisi tarafından tercih edilmiştir. Savaşta bir ayın dolduğu bugünlerde ise ibre İran’ın lehine dönmekte, ABD-İsrail’in nihai hedeflerinden uzaklaşarak İran’ı ve mevcut rejimi kendi çıkarlarına uygun dizayn etmeye çalışmaktadır.
Trump’ın 2015 yılında imzalanan ve İran Nükleer Anlaşması olarak bilenen Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan çıkmasıyla İran’ın artan diplomatik izolasyonu Trump ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu için yeterli olmamıştır. İran’a savaş açarak ülkede rejim değişikliği hedeflenmiştir. İran, “yeni Orta Doğu paradigması” kapsamında tehdit unsuru olmaktan çıkarılmak istenmektedir. Diğer bir ifadeyle İran’ın “ılımlılaştırılarak” bölgeye yeni paradigma çerçevesinde entegre edilmesi amaçlanmaktadır. ABD’ye ve İsrail’in çıkarlarına yönelik tehdit olmaktan çıkarılması hedeflenmektedir.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, uluslararası hukukun ve uluslararası siyasetin birçok başlığını tartışmaya açmış ve sorgulatmıştır. Yeni bir sistemin oluşmakta olduğu tezlerine sebebiyet vermiştir. 28 Şubat’ta başlayan saldırılar, Birleşmiş Milletler (BM) Andlaşması’nın kuvvet kullanma yasağının ihlalidir. Daha öncesinde Trump, söylemleriyle İran’ı tehdit ederek yine söz konusu ilkenin tehdit düzenlemesini de ihlal etmiştir. İran ise İsrail’e ve Körfez ülkelerindeki çeşitli hedeflere saldırarak saldırılarına cevabını vermiştir. Söz konusu saldırıların kuvvet kullanma yasağının ihlali değil, BM Andlaşması’nın 51. Maddesinde belirtilen meşru müdafaa hakkı kapsamında gerçekleştiğini belirtmektedir.
Özellikle İran’ın misilleme olarak Körfez ülkelerini hedef alarak saldırmasının, Yemen’deki Husilerin de İsrail’e saldırmasının karşısında İsrail’in Lübnan’a düzenlediği saldırılar, bölgesel savaş ihtimalini arttırmaktadır. İsrail saldırganlığının bir başka hedefi de Lübnan’dır; Gazze benzeri yıkımın ve kişilerin yerlerinden edilmesinin yaşanması uluslararası kesimlerce kınanmaktadır. Özellikle BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, söylemleriyle İsrail’in bu politikasını reddetmektedir. Lübnan’ın güneyinde Hizbullah’ın saldırılarına verdiği cevabında ölçülülüğü-oransallığı bir kez daha ihlal eden Tel Aviv, bilindik politikasını yine gözler önüne sermektedir. İsrail’in politikalarına karşı çıkan ve İran’ın vekil gücü olarak tanımlanan bir başka aktör daha yok edilmek istenmektedir. İsrail’in güney Lübnan’ı olası işgali ile siyasi açmaz ve bölgesel istikrarsızlık derinleşecektir. Bu tabloda gerilimi ve çatışmayı düşürmek için çeşitli öneriler gündeme getirilmektedir. Örneğin Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Lübnan’ın yeniden işgal edilmesinin kabul edilemeyeceğini dile getirirken, aynı zamanda hazırladığı barış planı ile Lübnan’ın İsrail’i tanıması gerektiğini belirtmiştir.
Trump’ın İsrail’in İran’ı izole ederek Orta Doğu’ya entegre etme planı savaşa evrilerek bölge genelinde alanı genişletmektedir. Bu bağlamda Suudi Arabistan yönetiminin kilit konuma sahip olduğu hatırlanmalıdır. Netanyahu-Trump ikisinin “yeni Orta Doğu” hedeflerinin en önemli basamaklarından biri Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkilerinin normalleştirilmesidir. Savaşa kadar taraflar arasında gayri resmi olsa da görüşmeler yaşanmıştır. Mevcut dönemde ise Riyad’ın İsrail’i tanıma politikasına daha da temkinli yaklaştığı ifade edilebilir. Diğer yandan İran’ın Suudi Arabistan sınırları içindeki Amerikan üslerini ve enerji tesislerini hedef alması, Riyad’ın İran’a yönelik tehdit algısını ve söylemini doğrular niteliktedir. Körfez İşbirliği Konseyi’nin kuruluş amacı ve uygulamakta olduğu politikalar hatırlanabilir.
İran’ın Suudi Arabistan’daki ve diğer Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine ve enerji tesislerine saldırması, savunma alanındaki eksiklikleri de gündeme getirmiştir. Amerikan “koruma şemsiyesinin” ve bu doğrultuda yapılan yatırımlar, İran’ın saldırıları ile ne kadar faydalı olduğu tartışmaya açılmıştır. Bu tabloda İran’ın Körfez ülkelerinin içine düştüğü açmazı kendi lehine kullanmaya çalıştığını ifade etmek mümkündür. İran her ne kadar Körfez ülkelerinde enerji altyapılarını ve Amerikan üslerini hedef alsa da Orta Doğu’da yeni bir güvenlik ve askeri ittifakın kurulabileceğini ve bu doğrultuda oluşacak bölgesel birliğin de ABD’yi ve İsrail’i dışarıda bırakacağını kaydetmektedir. Körfez ülkelerine özellikle çağrıda bulunarak kurulacak olan bu yeni ittifak sistemi ile ülkeler kendi güvenlikleri için sorumluluk alacak ve dolayısıyla güvenlikleri için bölge dışı çözümlere, bölge dışı ülkelerin korunmasına ihtiyaç duymayacaktır.
Trump ile en iyi anlaşan lider olarak gösterilen Netanyahu’nun Orta Doğu’ya yönelik siyasi ve askeri hedefleri büyük oranda aynıdır. Yukarıda da belirtildiği üzere Trump’ın Yüzyılın Planı, İsrail’in görüşü alınarak Filistin’in ise görüşü alınmayarak tek taraflı fait accompli bir şekilde gerçekleşmiştir. Filistin yerine İran karşıtlığı gündeme oturmuştur. Körfez ülkelerinin bazıları plana ve içeriğine uymuştur, Abraham Andlaşmalarını imzalayarak İsrail ile ilişkilerini normalleştirmiştir.
Savaşın bir diğer öne çıkan özelliği, taraflar arasında farklı söylemlerin ve iddiaların dile getirilerek sürecin belirsizliğini belli bir oranda korumasıdır. Öyle ki bilgi aktarımı, söylem yarışı ve kamuoyunu etkileme yarışına dönmüştür.
Bu savaşta ABD’nin ve İsrail’in hedeflerinde yaşanan başarısızlık, farklı amaçların ve stratejilerin benimsenmesine neden olmuştur. Örneğin savaşın başlamasından bu yana İsrail’in askeri stratejisinde değişikliğe rastlanmaktadır: “çevrelemeden sistematik imhaya geçmiştir.” İran da saldırılarını sıklaştırarak rejimini her ne pahasına olursa olsun koruyacağını dünya kamuoyuna göstermiştir. Tarafların müzakere ve bu anlamda görüşmelere yaklaşması uzak da olsa ihtimal dahilinde iken saldırılarla taraflar şartlarını kabul ettirmeye ve gündemlerini izlemeye çalışmaktadır.
Özellikle İran’ın ateşkes koşullarını kabul etmesi için baskının artmasıyla savaş bir nevi yıpratma savaşına dönüşmüştür. Son dönemlerde ABD’nin İran’ı işgale girişeceği belirtilmekte ve Hark Adası’na olası bir Amerikan çıkartmasının altı çizilmektedir. Ada her ne kadar küçük bir yüzölçümüne sahip olsa da İran’ın petrol ihracatının büyük bir kısmı bu adadan yürümektedir. Hatta ABD, bu yönde bir adım atmış ve İran’ın tepkisini teste tabi tutmuştur. Mart ortasında Trump, adadaki askeri tesislerin hedef alındığını ve tamamen yok edildiğini açıklamıştır. Bu bağlamda dikkat çekilmesi gereken unsur, Ada’daki petrol tesislerinin hedef alınmamasıdır. Trump, bilerek söz konusu tesislere saldırılmadığına dikkat çekmiştir.
Dolayısıyla artık hedef, caydırmadan ziyade yıpratma ve karşı taraftan olabildiğince taviz kopartma savaşına dönmüştür. Her gün yeni bir hedefe saldırılacağı her iki tarafça belirtilmekte ve kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Savaş, her geçen gün çeşitlenen hedeflere saldırma ile sürdürülmektedir. Fakat aynı zamanda müzakerelerin devam ettiği iddia edilmektedir. Çeşitli dönemlerde ateşkes çağrısı yapılmaktadır. Dolayısıyla ABD’nin 15 maddelik ateşkes teklifinin ve Tahran’ın buna karşı öne sürdüğü 5 maddeden oluşan şartlara değinilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Basına sunulan 15 maddenin arasında savaşın başlıca nedeni olarak gösterilen İran’ın mevcut nükleer kapasitenin tamamen ortadan kaldırılması bulunmaktadır. Bölgesel vekil güç stratejisinden vazgeçmesi, füze programı menzilin ve kapasitesinin sınırlandırılması ve İran’ın gelecekteki füze kullanımının yalnızca meşru müdafaa ile sınırlanması gibi Tahran yönetiminin kabul etmeyeceği çeşitli maddeleri içermektedir. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın açık olması talep edilmekte ve bunun yanında Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın İran’da ilgili tesisler üzerinde tam erişim, şeffaflık ve denetime yetkisine sahip olması gerektiği belirtilmektedir. İran Nükleer Anlaşması’nı imzalandığı günden beri eleştiren Trump, söz konusu maddelerin de gösterdiği üzere, 2015 anlaşmasından farklı ve kapsamlı bir metini İran’a kabul ettirmek istemektedir. Özellikle İran’ın balistik füzelerine yönelik düzenlemelerde Trump ısrar etmektedir.
İran, Washington’ın 15 maddelik ateşkes planını ise kabul etmeyerek 5 maddeden oluşan kendi şartlarını ortaya sürmüştür. Rejimin kilit isimlerine yönelik saldırı ve suikastların son bulması söz konusu şartlar arasında yer almaktadır. Tazminat ödenmesi, savaşın yeniden başlamayacağına dair güvencenin verilmesinin yanı sıra bölgedeki müttefiklerini de içerecek şekilde tüm cephelerde saldırılara son verilmesi, Hürmüz Boğazı üzerinde İran egemenliğinin tanınmasını talep etmektedir.
Ateşkes girişimlerinin ima edildiği dönemde Hark Adası’na yönelik Amerikan kara harekatının da dile getirildiği görülmüştür. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına yönelik muhtemel Tel Aviv-Washington’ın cevaplardan biri olarak değerlendirilebilecek Hark Adası’nın ABD tarafından işgali, İran’ın saldırılarını genişletebilir ve yoğunlaştırabilir. Körfez ülkelerinde kilit öneme sahip enerji, petrol ve hatta su arzı sistemlerini hedef alabilir. Özellikle sıranın Körfez ülkeleri tarafından kullanılan deniz suyu arıtma tesislerine geldiği düşünülmektedir. Ayrıca Hark Adası’na müdahaleye cevaben İran’ın Kızıldeniz’e de yönelebileceği yapılan yorumlar arasında yer almaktadır.
Sonuç olarak, 1980’lerden itibaren Tel Aviv yönetimlerinin yaptığı üzere bölgedeki İsrail karşıtı devletlere ve siyasi yapılanmalara karşı yürüttüğü saldırılara güvenlik odaklı gerekçeler getirmeyi bugün Netanyahu da sürdürmektedir. 1981 yılında Irak’ın henüz inşa aşamasında olan Osirak Nükleer Reaktörü’ne yapılan saldırıda kullanılan “mantık” veya gerekçenin benzerleri bugün İran’a karşı öne sürülmektedir. Netanyahu dönem dönem İran’ın yeterli miktarda zenginleştirilmiş uranyum geliştirdiğini ve her an nükleer silah geliştirebileceğini iddia etmektedir. Bugün bahse konu iddia kendini savaşta uygulama fırsatını bulmuştur. Aynı anlayış Amerikan yönetimlerinde de görülmektedir. George W. Bush yönetiminin Irak’a karşı 2003 yılında dile getirdiği iddialar bugün İran’a karşı dile getirilmektedir. Örneğin tıpkı Bush gibi, Trump da İran’ın nükleer silaha sahip olması halinde hiç tereddüt etmeden kullanacağını öne sürmektedir. Dolayısıyla Trump’a göre; İran’a savaş gerçekleştirilmese idi tüm dünyanın tehdit altında olacaktı.
Savaş, ABD ve İsrail’in hedefleri ve stratejileri kapsamında değerlendirildiğinde bekledikleri gelişmelerin yaşanmadığı görülmektedir. Hürmüz Boğazı’nın açık kalınmasına odaklanıldığı mevcut dönemde İran’ın eli daha güçlüdür. Oysa, savaş başlamadan önce Netanyahu-Trump ikilisi savaşla birlikte İran halkının ayaklanacağını ve molla rejimini devireceğini çeşitli açıklamaları ile belirtmiştir. Söz konusu açıklamalar sadece bugüne özgü değildir. Geçmişte de özellikle Netanyahu, İran halkına seslenerek ayaklanma çağrısında bulunmuştur. İran açısından ise savaş, ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Tüm imkân ve olanakları ile cevap veren Tahran yönetimi, Ayetullah Ali Hamaney’in yanı sıra Ali Laricanı gibi molla rejiminin önemli isimlerini saldırı sebebiyle kaybetmiş olmasına rağmen rejime sahip çıkmıştır. İran halkının çoğunluğu da öncesinde de yaptığı üzere Netanyahu-Trump ikilisinin ve İran diasporasının çağrılarını dinlememiş, ayaklanmayı seçmemiştir. Diğer yandan savaşın bitmesi durumunda çeşitli reform adımlarına gideceği de düşünülmektedir. Bu tabloda ise Filistin, Gazze’de İsrail’in saldırılarıyla ateşkesin ihlal edilmesine ve Batı Şeria’da Yahudi yerleşimci terörüne rağmen gündemdeki yeri aşağılara düşmektedir. İsrail’in yayılmacılığı dolayısıyla kuvvet kullanma yasağının ihlali, uluslararası insancıl hukuk ihlalleri devam etmektedir.
