15 Temmuz’da Palgrave Boakye-Danquah ve Emmanuel Kotin adlı iki Ganalı isim, Güney Afrika’daki yabancı karşıtı saldırılar hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığına başvurmuştur. 22 Temmuz’da kamuoyuna yansıyan başvuruda göçmenlere yönelen öldürme, darp, yağma ve zorla yerinden etme vakalarının yaygın ve sistematik bir saldırı örüntüsü oluşturduğu ileri sürülmüş; devlet makamlarının suçları önleme, soruşturma ve cezalandırma görevlerini yerine getirmediği iddia edilmiştir. Pretoria ise başvuruyu fırsatçı bulmuş ve ülkenin ayrımcılıkla mücadele için güçlü iç hukuk mekanizmalarına sahip olduğunu savunmuştur.[i]
Bu gelişme ilk bakışta Güney Afrika’nın Lahey’de yargılanacağı izlenimini doğurabilir. Oysa Uluslararası Ceza Mahkemesi devletleri yargılamaz. Mahkemenin yetkisi, Roma Statüsü kapsamındaki suçlardan sorumlu gerçek kişilere uzanmaktadır. Bu nedenle başvurunun doğrudan sonucu Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa yönetimi hakkında bir devlet sorumluluğu hükmü kurulması olmayacaktır. Buna rağmen dosya, kamusal gücün koruma yükümlülüğü ile bireysel ceza sorumluluğu arasındaki bağı görünür kılabilecek ciddi bir hukuki ve siyasi sınama yaratmaktadır.
Güney Afrika’daki gerilimin toplumsal zemini ağır ekonomik baskıyla beslenmektedir. Ülkenin resmi işsizlik oranı 2026 yılının ilk çeyreğinde yüzde 32,7’ye yükselmiş, işsiz sayısı da 8,1 milyona ulaşmıştır. İş aramaktan vazgeçenleri de içeren geniş ölçümde ise bu oran yüzde 43,7’dir. Gelir eşitsizliği, yetersiz kamu hizmetleri ve gündelik suç korkusu bir araya geldiğinde göçmenler, çözümü zor yapısal sorunların kolay hedefi hâline gelmektedir. Böylece ekonomik öfke, vatandaşlık statüsü üzerinden güvenlik tehdidi üreten bir siyasete çevrilmektedir.[ii]
Göçmenlerin suç ve işsizlikle özdeşleştirilmesi, kanıttan çok tekrarın gücüyle etkili olmaktadır. Yabancıların nüfus içindeki payı yaklaşık yüzde 5 düzeyindeyken ulusal krizin temel kaynağı gibi sunulmaları, sayısal gerçeklikle siyasi anlatı arasındaki mesafeyi göstermektedir. Mahalle devriyeleri, işyeri baskınları ve evlerden çıkarma girişimleri göç yönetiminin kamusal kurumlardan fiili gruplara devredilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu süreçte düzensiz göçle mücadele talebi, belgeli göçmenleri ve yerli yurttaşları dahi görünüşleri, dilleri ya da isimleri nedeniyle hedef alan kolektif cezalandırmaya dönüşebilmektedir.
İnsani güvenlik yaklaşımı bakımından sorun sınır denetiminin ötesine uzanmaktadır. Bir kişinin yaşamı, bedensel bütünlüğü, barınması ve geçim kaynağı vatandaşlığına göre korunuyorsa devletin güvenlik üretme kapasitesi parçalanmış demektir. Göçmenlere yönelen şiddet, hedef alınan topluluğu ülkeyi terk etmeye zorlarken ev sahibi toplumda da hukuksuzluğu olağanlaştırmaktadır. Bugün yabancı dükkânını yağmalayan yapı, yarın ekonomik ya da siyasi açıdan zayıf görülen başka bir gruba yönelebilir. Bu nedenle göçmen güvenliği Güney Afrika demokrasisinin kurumsal dayanıklılığından ayrı okunamaz.
Başvurunun Roma Statüsü bakımından en zorlu kısmı, tek tek ağır suçların varlığından çok bunların insanlığa karşı suç bağlamına yerleştirilmesidir. Öldürme, zorla nakletme ve zulüm gibi fiiller Statü’nün 7. maddesinde sayılmaktadır. Ancak Savcılığın bunların sivil bir nüfusa yönelmiş yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olduğunu, saldırının bir devlet ya da örgüt politikası uyarınca yürütüldüğünü ve şüphelilerin bu niteliği bildiğini ortaya koyması gerekir. Tekrarlanan saldırılar güçlü bir başlangıç verisi sunsa da toplumsal nefret ile Mahkemenin aradığı örgütsel politika arasında delile dayalı bir bağ kurulması zorunludur.
Devletin hareketsizliği bu noktada önem kazanmaktadır. Polis müdahalelerinin gecikmesi, şikâyetlerin etkisiz soruşturulması veya faillerin cezasız kalması süreklilik gösteriyorsa pasiflik saldırıları mümkün kılan bir yönetişim pratiğine dönüşebilir. Güney Afrika İnsan Hakları Komisyonu, 3 Temmuz 2026 tarihli açıklamasında yabancıların hukuka aykırı biçimde evlerinden ve barınaklardan çıkarıldığı, insani yardımın engellendiği ve yabancılara ait işletmelerin tehdit edildiği yönündeki artan bildirimlerden kaygı duyduğunu açıklamıştır. Bu tespitler başvurudaki iddiaların kurumlarca ayrıca sınanmasını gerekli kılmaktadır.[iii]
Yine de yetersiz kamu yönetimi ile insanlığa karşı suça iştirak arasında doğrudan bir geçiş bulunmamaktadır. Ceza sorumluluğu kişiseldir; makam, siyasi başarısızlık veya ahlaki kusur tek başına mahkûmiyet için yeterli sayılamaz. Savcılığın emir veren, teşvik eden, yardım eden ya da astların suçlarını bildiği hâlde gerekli tedbirleri almayan belirli kişileri ve onların zihinsel unsurunu saptaması gerekecektir. Başvurunun siyasi ağırlığı geniş olsa da hukuki kaderi, kimliği belirlenebilir failler ile saldırı örüntüsü arasındaki ilişkinin kanıtlanmasına bağlıdır.
Yetki bakımından Güney Afrika’nın Roma Statüsü’ne taraf olması Mahkemenin önündeki ilk kapıyı açmaktadır. Ülke 27 Kasım 2000 tarihinde Statü’yü onaylamış ve ülke topraklarında işlenen Statü suçları bakımından Mahkemenin ülkesel yetkisini kabul etmiştir. Bununla birlikte, Savcılığa gönderilen ileti soruşturmanın açıldığı anlamına gelmemektedir. Savcılık önce bilginin güvenilirliğini, suçların Mahkemenin konu bakımından yetkisine girip girmediğini, ağırlığını ve kabul edilebilirliğini değerlendirecektir. Roma Statüsü’nün 7, 12, 15 ve 17. maddeleri bu sürecin hukuki sınırlarını çizmektedir.[iv]
Tamamlayıcılık ilkesi Pretoria’nın en güçlü savunma alanını oluşturmaktadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi ulusal yargının yerine geçen ilk derece ceza mahkemesi olarak tasarlanmamıştır. Güney Afrika makamları aynı kişileri ve aynı fiilleri samimi biçimde soruşturuyor ya da kovuşturuyorsa olası dava kabul edilemez bulunabilir. Hükümetin iç hukuk mekanizmalarına yaptığı vurgu bu nedenle hukuken anlamlıdır. Fakat mevzuatın kâğıt üzerindeki varlığı yeterli olmayacaktır; soruşturmaların kapsamı, bağımsızlığı, faillerin konumu ve kovuşturmanın gerçek ilerlemesi incelenecektir.
Güney Afrika’nın 2002 tarihli Roma Statüsü Uygulama Yasası, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarının ulusal mahkemelerde kovuşturulmasına imkân tanımaktadır. Dolayısıyla başvuru, Pretoria’ya hem savunma hem de sorumluluk yüklemektedir. Etkili iç soruşturmalar yürütülmesi Lahey’in müdahale alanını daraltabilir. Cezasızlığın sürmesi ise ulusal kapasite iddiasını zayıflatır. Hükümet açısından en ikna edici yanıt diplomatik itirazlardan çok, saldırıları planlayan ve uygulayan yapılara karşı şeffaf soruşturma, mağdur koruması ve ölçülebilir yargısal sonuç olacaktır.
Meselenin Afrika siyaseti üzerindeki etkisi hukuki süreçten daha hızlı gelişebilir. Apartheid karşıtı mücadele sırasında kıta ülkelerinin verdiği destek, Güney Afrika’nın dış politika kimliğinde Pan-Afrikanizm söylemine güçlü bir ahlaki yer kazandırmıştır. Ganalı, Nijeryalı, Mozambikli veya Malavili göçmenlerin hedef alınması bu tarihsel hafızayla açık bir gerilim yaratmaktadır. Afrika Birliği içinde yükselen itirazlar, vatandaşların tahliyesi ve ikili toplantıların ertelenmesi Pretoria’nın kıtasal liderlik iddiasına maliyet yüklemektedir.
Bu aşamada Güney Afrika’nın iki güvenlik anlayışı arasında tercih yapması gerekmektedir. İlki, göçmeni suç, işsizlik ve kamu hizmeti baskısının taşıyıcısı olarak gören dar devlet güvenliği yaklaşımıdır. İkincisi ise sınır yönetimini sürdürürken ülkede bulunan herkesin yaşamını, onurunu ve hukuka erişimini koruyan insani güvenlik anlayışıdır. Düzensiz göçün yönetilmesi meşru bir kamu görevidir. Bu görevin toplu suçlama, mahalle baskısı ve fiili sınır dışı etme pratiklerine bırakılması devlet otoritesini güçlendirmez; tersine şiddet aktörlerine egemenlik alanı açar.
Sonuç olarak Ganalı başvurucuların girişimi, Güney Afrika devletinin Lahey’de sanık sandalyesine oturacağı bir dava anlamına gelmemektedir. Bununla beraber tekrar eden yabancı karşıtı saldırıların yerel asayiş vakaları olarak geçiştirilemeyeceğini göstermektedir. ICC süreci bireysel ceza sorumluluğuna odaklanırken devlet sorumluluğu tartışması, ulusal hukuk, insan hakları yükümlülükleri ve Afrika diplomasisi üzerinden büyüyecektir. Pretoria’nın başarısı, sert göç söylemi üretme kapasitesinden çok herkes için işleyen polis ve adalet kurumları kurabilmesine bağlıdır.
Sonuçta Savcılığın iletiyi inceleme aşamasında tutması, Güney Afrika makamlarından bilgi istemesi veya dosyayı ilerletmemesi mümkündür. Hangi yol seçilirse seçilsin başvuru, cezasızlık maliyetini ulusal sınırların dışına taşımıştır. Şiddet dalgası sürer ve iç soruşturmalar sonuç üretmezse yeni başvurular, Afrika Birliği nezdindeki baskı ve ikili ilişkilerdeki gerilim artacaktır. Güney Afrika’nın kıtasal liderliği, göçmenleri tehdit olarak tanımlamasından çok onları hukuk düzeni içinde koruyabildiği ölçüde inandırıcı kalacaktır.
[i] “Ghanaian nationals ask ICC to probe xenophobic violence in South Africa”, Reuters, https://www.reuters.com/world/africa/ghanaian-nationals-ask-icc-probe-xenophobic-violence-south-africa-2026-07-22/, (Erişim: 22.07.2026).
[ii] “Quarterly Labour Force Survey (QLFS), Q1: 2026”, Statistics South Africa, https://www.statssa.gov.za/publications/P0211/Presentation%20QLFS%20Q1%202026.pdf, (Erişim: 22.07.2026).
[iii] “The SAHRC Calls for the Protection of Humanitarian Organisations and the Rights of Displaced Non-Nationals”, South African Human Rights Commission, https://www.sahrc.org.za/index.php/sahrc-media/news-2 (Erişim Tarihi: 22.07.2026).
[iv] “Rome Statute of the International Criminal Court”, International Criminal Court, 2024, md. 7, 12, 15 ve 17, https://www.icc-cpi.int/sites/default/files/2024-05/Rome-Statute-eng.pdf, (Erişim Tarihi: 22.07.2026).
