Röportaj

Pakistan Denizcilik Mükemmeliyet Merkezi (MCE) Araştırmacısı Basit Ali: “Çok Uluslu Deniz Koalisyonu, Savunma Amaçlıdır ve Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Faaliyet Göstermektedir”

Pakistan; operasyonel tecrübe, eğitimli personel ve çok uluslu deniz koordinasyonu konusunda yerleşik bir birikim sunmaktadır.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki sorunlar, bölgesel dinamikler dikkate alınmadan çözülemez.
Suudi Arabistan öncülüğündeki bu deniz koalisyonunun geleceğini siyasi uyum ve bölgesel diplomasi belirleyecektir.

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu’nun bölgesel deniz güvenliği açısından önemini, Pakistan’ın koalisyondaki olası rolünü ve yapının gelecekte etkili ve sürdürülebilir bir deniz güvenliği mekanizmasına dönüşme ihtimalini değerlendirmek üzere Pakistan Deniz Harp Okulu bünyesindeki Denizcilik Mükemmeliyet Merkezi (MCE) Araştırmacısı Basit Ali ile gerçekleştirdiği röportajı dikkatlerinize sunmaktadır.

1. 30 Temmuz 2026 tarihinde duyurulan Suudi Arabistan öncülüğündeki Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu’nun Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi’ndeki önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İran üzerindeki savaş tehdidinin giderek arttığı bir dönemde, Suudi Arabistan öncülüğünde Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu’nun kurulmasının duyurulması münferit bir adım değil, kritik geçiş noktalarının korunmasına yönelik bir girişimdir. Tartışmanın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın kapatılması yer almaktadır. Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde yaşanan olaylar da bu kritik deniz yollarının açık tutulması için bölge ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlendiği yeni bir mekanizma ihtiyacını yeniden gündeme getirmiştir. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, küresel ölçekte enflasyona yol açarak deniz geçiş noktalarının stratejik rekabetin merkezindeki önemini dünyaya bir kez daha hatırlatmıştır.

Ben, MENA olarak adlandırılan bölgedeki güvenlik dinamiklerini değerlendirirken oldukça ayrıntılı bir yaklaşım benimsiyorum. Hürmüz Boğazı’ndaki uzun süreli aksama akaryakıt fiyatlarının yükselmesine, tedarik zincirlerinin bozulmasına ve uluslararası ticaretin olumsuz etkilenmesine neden olmuştur. Bu aşamada Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon yalnızca bir ittifak niteliği taşımamakta, aynı zamanda bölgesel deniz düzeni açısından daha geniş stratejik sonuçlar doğurmaktadır. İlk aşamada 14 kurucu ülke bir araya gelmiş, bunun öncesinde Avrupa Birliği dâhil yaklaşık 43 ülkenin temsilcilerinin katıldığı bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu durum, söz konusu kritik deniz yollarının güvenliğine ilişkin kaygıların ne kadar geniş bir kesim tarafından paylaşıldığını da göstermektedir.

Pakistan açısından bakıldığında mevcut stratejik dengeler içinde bu koalisyonun özellikle önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü söz konusu kritik geçiş noktalarının güvenliği, Pakistan’ın ekonomik çıkarlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Pakistan ekonomisi büyük ölçüde deniz yollarına bağımlıdır ve ticaret ile enerji arzı açısından deniz ulaşım hatlarının kesintisiz işlemesine ihtiyaç duymaktadır. Kızıldeniz, Pakistan’ın Orta Doğu, Afrika ve Avrupa’yla bağlantısı açısından kritik öneme sahiptir. Bu nedenle Pakistan, ticari gemilere yönelik saldırılara ve seyrüsefer serbestisini tehdit eden girişimlere düzenli olarak karşı çıkmıştır. Muhafiz Ul Bahr Operasyonu da Pakistan’ın ekonomik ve ulusal çıkarlarını bu tartışmalı sularda dahi koruma konusundaki kararlılığının somut bir göstergesidir. Dolayısıyla Pakistan bu meseleyi yalnızca Suudi Arabistan-Pakistan ilişkileri çerçevesinde değil, aynı zamanda kendi ulusal güvenliğinin bir parçası olarak görmektedir.

Benim açımdan asıl soru, Suudi Arabistan öncülüğündeki bu koalisyonun ne kadar anlamlı ve etkili olacağı, yani siyasi sembolizmin ötesine geçerek operasyonel kapasite geliştirip geliştiremeyeceğidir. Bölgede hâlihazırda ABD, Çin ve Avrupa ülkelerinin de dâhil olduğu çeşitli güvenlik düzenlemeleri faaliyet göstermektedir. Bu nedenle Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun asıl katma değeri; deniz alanı farkındalığı, bilgi paylaşımı, istihbarat, refakat ve ticari gemilerin korunması gibi alanlarda bölge ülkelerini ortak bir deniz güvenliği çerçevesi altında bir araya getirebilme kapasitesi olacaktır. Kurucu üyelerinin de belirttiği üzere koalisyon, savunma amaçlıdır ve uluslararası hukuk çerçevesinde faaliyet göstermektedir. Eğer bu yapı yalnızca Husilere veya İran’a karşı oluşturulmuş bir araç olarak görülürse, Kızıldeniz’in daha fazla askerîleştirilmesine yol açabilir. Buna karşılık diplomasi ve gerilimi azaltma çabalarıyla birlikte işleyen bir caydırıcılık aracı olarak algılanırsa, bölgesel deniz güvenliğine önemli katkı sağlayan istisnai bir unsur hâline gelebilir.

2. Pakistan’ın da koalisyonda yer aldığı dikkate alındığında; sizce Pakistan, bu stratejik öneme sahip deniz yollarında ticari gemiciliğinin ve enerji güzergâhlarının güçlendirilmesinde nasıl bir rol oynayabilir?

Pakistan gelişmekte olan bir ülkedir ve düzenli bir deniz kuvvetine sahip olması ile çok uluslu deniz operasyonlarındaki tecrübesi sayesinde Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyona anlamlı katkı sağlayabilir. Pakistan, CTF-150 ve CTF-151 gibi çeşitli Birleşik Deniz Kuvvetleri görev gruplarında yer almakta ve yaklaşık 60 ülkenin katıldığı Aman Diyaloğu’na da ev sahipliği yapmaktadır. Pakistan; operasyonel tecrübe, eğitimli personel ve çok uluslu deniz koordinasyonu konusunda yerleşik bir birikim sunmaktadır. Üstlenebileceği roller arasında deniz gözetleme faaliyetleri, bilgi paylaşımı, keşif, ticari gemilerin korunması ve koordineli devriyelere katılım yer alabilir.

Pakistan Deniz Kuvvetleri’nin bu geniş bölgedeki rolü tamamen savunma amaçlı olacak ve saldırı operasyonlarından ziyade ticari gemilerin korunmasına odaklanacaktır. Pakistan bu konuda net bir tutum sergilemekte; seyrüsefer serbestisine, uluslararası hukuka ve sivil deniz taşımacılığının korunmasına verdiği önemi istikrarlı biçimde ortaya koymaktadır. Pakistan Dışişleri Bakanlığı da ticari gemilerine yönelik saldırıların kabul edilemez olduğunu ve Pakistan’ın bu tartışmalı deniz yollarındaki denizcilik çıkarlarının güvenliğini sağlamaya hazır olduğunu vurgulamıştır. Tihamah gemisinde üç Pakistanlı denizcinin kısa süre önce hayatını kaybetmesi de bu tutumu daha görünür hâle getirmiştir. Pakistan gerektiğinde ticari gemilere refakat edebilir; ayrıca bilgi paylaşımının birleştirilmesi, deniz alanı farkındalığı ve ilgili diğer kurumlarla koordinasyon konularında katkı sağlayabilir.

Pakistan, Müslüman dünyasında güçlü bir askerî aktör olarak Suudi Arabistan, Türkiye, İran, Mısır ve Körfez ülkeleriyle sahip olduğu ilişkiler sayesinde koalisyona daha anlamlı bir katkı sunabilir. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında yakın zamanda imzalanan Mekke Paktı da bir ülkeye yönelik saldırının tümüne yapılmış sayılacağını belirten dar kapsamlı çok taraflı bir güvenlik işbirliğinin somut örneğidir. Pakistan, başlıca bölgesel rakibi Hindistan’ın kendisini bölgede bir güvenlik sağlayıcısı olarak konumlandırdığı daha geniş Hint Okyanusu bölgesinde istikrarlı bir güvenlik ortamının oluşmasıyla yakından ilgilenmektedir. Pakistan bu alanı diplomasiyi teşvik etmek, koalisyonun savunma niteliğini desteklemek ve iletişim ile gerilimin azaltılmasına zemin hazırlayabilecek mekanizmaları teşvik etmek için kullanmalıdır. Bölgesel ve uluslararası kuruluşlarla birlikte sorumlu bir rol üstlenmesi, Pakistan’ın daha geniş bir bölgesel çatışmaya gereksiz yere dâhil olmadan deniz güvenliğine kayda değer katkı sağlamasına imkân verebilir.

3. Önümüzdeki dönemde, koalisyonun etkili ve sürdürülebilir birçok uluslu deniz güvenliği işbirliği çerçevesine dönüşebilmesini belirleyecek en önemli unsurların neler olacağını düşünüyorsunuz?

En önemli unsur, bu koalisyonun görev tanımının ve komuta yapısının ne kadar açık biçimde belirlenebileceği olacaktır. Çünkü uygun kurumsal mekanizmalar oluşturulmadan koalisyonun etkinliğini yalnızca katılan ülke sayısı üzerinden değerlendirmek mümkün değildir. Koalisyonun geleceği; hangi durumların deniz güvenliğine yönelik tehdit olarak kabul edileceğine, hangi faaliyetleri yürütme yetkisine sahip olacağına ve kriz dönemlerinde kuvvetlerin nasıl koordine edileceğine bağlı olacaktır. Donanmaların hangi koşullarda konuşlandırılacağı ve olası bir saldırıya karşı hangi kabiliyetlerin kullanılacağı da bu çerçevede belirleyici olacaktır. Yapı, tüzük, komuta-kontrol düzenlemeleri ve geleceğe yönelik çalışma planının hâlihazırda ele alınıyor olması olumlu bir gelişmedir. Asıl sınav ise bu koalisyonun pratik ve etkili bir operasyonel sisteme nasıl dönüştürüleceği olacaktır; Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun geleceğini de büyük ölçüde bu belirleyecektir.

İkinci önemli unsur ise kabiliyet ve yük paylaşımıdır. Çünkü koalisyona katılan ülkelerin deniz kuvvetleri bakımından sahip oldukları imkânlar birbirinden farklıdır. Bazı ülkeler deniz platformları sağlayabilirken, diğerleri deniz gözetleme faaliyetleri, istihbarat, bilgi paylaşımı, keşif, hava unsurları, sahil güvenlik kapasitesi veya diplomatik destek sunabilir. Pakistan ise deniz operasyonları, deniz gözetleme faaliyetleri ve çok uluslu koordinasyon gibi tecrübe sahibi olduğu alanlarda önemli katkılar sağlayabilir.

Bir diğer önemli husus da katılımcı ülkelerin deniz kuvvetleri arasında gerçek zamanlı bilgi paylaşımının sağlanmasıdır. Ticari gemicilik şirketleri, sahil güvenlik birimleri ve ilgili uluslararası denizcilik kuruluşlarının da bu sürece dâhil edilmesi, koalisyonun yalnızca askerî bir ittifak olmanın ötesine geçerek daha işlevsel bir yapıya kavuşmasına katkı sağlayacaktır.

Özetle Suudi Arabistan öncülüğündeki bu deniz koalisyonunun geleceğini siyasi uyum ve bölgesel diplomasi belirleyecektir. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki sorunlar, bölgesel dinamikler dikkate alınmadan çözülemez. Yemen, İran ve Gazze’deki çatışmalar bu kritik deniz yollarındaki güvenlik sorunlarını daha da artırmış ve küresel ölçekte enflasyona yol açmıştır. Yalnızca askerî nitelikte bir ittifak, çatışmayı daha da tırmandırabilir ve kapsamını genişletebilir. Bu nedenle koalisyon, MENA ülkelerinde diplomasi ve gerilimin azaltılması amacıyla da kullanılmalıdır. Pakistan’ın bu konudaki tutumu nettir: uluslararası hukuku, diplomasiyi ve bölgesel gerilimin azaltılmasını desteklemek. Pakistan, İran’daki savaşı sona erdirmeye yönelik olarak ABD ile İran arasında bir mutabakat zaptının imzalanması sürecine de hâlihazırda dâhil olmuştur. Koalisyon, Pakistan’ın Muhafiz ul Bahr Operasyonu kapsamında yaptığı gibi ticari gemilere refakat etmeli ve aynı zamanda diplomatik girişimlere alan bırakmalıdır. Bana göre koalisyonun başarısı ve kalıcılığı, caydırıcılık, deniz güvenliği ve diplomasi arasında kurulacak dengeye bağlıdır. Bu denge korunabilirse, koalisyon sürdürülebilir bir deniz güvenliği mekanizmasına dönüşebilir.

Basit Ali
Basit Ali, Pakistan Deniz Harp Okulu bünyesindeki Denizcilik Mükemmeliyet Merkezi’nde (MCE) Araştırmacı olarak görev yapmaktadır. Peşaver Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında lisans derecesini ve Pencap Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans (MPhil) derecesini tamamlamıştır. Araştırmaları Güney Asya jeopolitiği, Hint Okyanusu’nda deniz güvenliği ve dış politika üzerine yoğunlaşmaktadır. Özellikle bölgesel güvenlik dinamikleri ve değişen stratejik eğilimlerle ilgilenmektedir. Güncel uluslararası meseleler üzerine araştırma, politika tartışmaları ve diğer akademik çalışmalarda yer almaktadır. Eserleri, güvenlik sorunlarının daha iyi anlaşılmasına ve bu konularda daha bilinçli politika tartışmalarının geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlamaktadır
Banu YAKUBOVA
Banu YAKUBOVA
Banu Yakubova, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü son sınıf öğrencisidir. Aynı üniversitede Sosyal Adalet ve Politika alanında yan dal eğitimine devam etmektedir. Lisans eğitimi kapsamında Erasmus+ Değişim Programı ile Fransa’da Sciences Po Lille’de bir dönem eğitim almıştır. Başlıca ilgi alanları; Orta Asya, dış politika analizi, güvenlik çalışmaları, uluslararası hukuk ve insan haklarıdır. Banu, ileri düzeyde İngilizce, Türkçe, Rusça ve Türkmence bilmekte olup Fransızca öğrenimine devam etmektedir.

Röportaj

Prof. Dr. Adam Saud: “Trans-Afgan Demiryolu Koridoru, Avrasya İçin Önemli Bir Dönüm Noktası Olabilir”

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Özbekistan-Afganistan-Pakistan demiryolu projesi ve bölgesel bağlantıları güçlendirmeye...

KEI Araştırmacısı Tom Ramage: “Güney Kore, Yapay Zekâ Alanında Daha Belirgin Bir Küresel Liderlik Rolü Üstlenebilir”

Ankara Kriz ve Siyasi Çalışmalar Merkezi (ANKASAM), Güney Kore’nin küresel yapay zekâ yarı iletken...

Ukraynalı Sinolog Vita Golod: “Çin’in ‘İlkeli Tarafsızlığı’, Sabit Bir Doktrinden Çok Esnek Bir Diplomatik Stratejidir”

Çin’in son yıllarda uluslararası krizler karşısında izlediği diplomasi, Pekin’in küresel siyasetteki artan rolünün önemli...

Satria Rizaldi Alchatib: “Singapur, ABD ve Çin’e Karşı Her Zaman Pragmatik Bir Tutum Sergilemiştir.”

Ankara Kriz ve Siyasi Çalışmalar Merkezi (ANKASAM), Hürmüz Krizi’nin Malakka Boğazı üzerindeki etkilerini değerlendirmek...