Analiz

ABD-Çin Görüşmelerinin Küresel Yansımaları ve Göreli Kazanımları

ABD, Çin’in küresel yükselişini tamamen durdurmanın mümkün olmadığını görmektedir.
Bu nedenle görüşmelerde ABD’nin bu rekabeti “kontrollü hale getirmeye” odaklandığı görülmüştür.
Çin’in bu görüşmelerdeki temel kazanımı, küresel sistemde vazgeçilmez aktör konumunu koruması olmuştur.

Paylaş

Özellikle 13-15 Mayıs 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen Amerika Birleşik Devletleri (ABD)-Çin görüşmeleri, klasik diplomatik temasların çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Çünkü bu görüşmeler, Soğuk Savaş sonrası dönemde kurulan uluslararası düzenin yeniden şekillendiği, ekonomik ve teknolojik üstünlük mücadelesinin hızlandığı, enerji güvenliği ve bölgesel krizlerin küresel siyaseti doğrudan etkilediği bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeler, uluslararası sistemin dönüşümünü daha da belirgin hale getirirken, günümüzde uluslararası ilişkilerin yalnızca askeri güç üzerinden değil, aynı zamanda teknoloji, enerji, finans, üretim kapasitesi, dijital altyapılar ve tedarik zincirleri üzerinden çok katmanlı bir yapıda şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Washington ile Pekin arasında yapılan her temas, küresel sistemin geleceğini doğrudan etkileyen stratejik bir nitelik taşımaktadır.

ABD ile Çin arasındaki rekabetin temelinde, uluslararası sistemde liderlik mücadelesi yer almaktadır. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yaklaşık otuz yıl boyunca küresel sistemde tartışmasız hegemon güç olarak hareket eden ABD’nin küresel liderlik pozisyonunun, özellikle Çin’in son yirmi yılda gösterdiği ekonomik ve teknolojik yükseliş karşısında ciddi biçimde zorlandığı görülmektedir. Çin’in dünyanın üretim merkezi haline gelmesi, teknoloji yatırımlarını artırması, küresel ticarette etkisini genişletmesi ve askeri modernizasyon sürecini hızlandırması, Washington açısından yalnızca ekonomik bir meydan okuma değil, aynı zamanda stratejik bir tehdit olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle ABD, Çin’in yükselişini sınırlandırmaya yönelik çok boyutlu bir strateji izlemektedir. Ancak burada dikkat çeken temel unsur, ABD’nin doğrudan askeri çatışmadan kaçınarak Çin’i ekonomik, diplomatik ve teknolojik araçlarla dengelemeye çalışmasıdır. Çünkü iki ülke arasındaki ekonomik bağımlılık düzeyi, klasik Soğuk Savaş dönemindeki ABD-Sovyetler Birliği rekabetinden oldukça farklı bir yapı ortaya çıkarmaktadır.

Çin açısından bakıldığında ise Pekin yönetimi, ABD’nin uyguladığı baskı ve çevreleme politikalarına rağmen küresel sistemde yeni bir güç merkezi olma hedefinden vazgeçmemektedir. Çin, ekonomik büyüklüğü, üretim kapasitesi, dış ticaret ağı ve altyapı yatırımları sayesinde yalnızca Asya-Pasifik bölgesinde değil, Afrika, Orta Doğu, Latin Amerika ve Avrupa’da da etkisini artırmaktadır. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla onlarca ülke ile ekonomik bağlantılar kurması, Çin’in yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir genişleme stratejisi izlediğini göstermektedir. Bunun yanında BRICS yapılanmasının genişlemesi ve dolar merkezli uluslararası finans sistemine karşı yeni arayışlar, Pekin’in uzun vadeli küresel vizyonunun parçaları olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla gerçekleştirilen görüşmeler, iki ülke arasındaki sıradan diplomatik temaslardan çok, küresel sistemin hangi eksen etrafında şekilleneceğine ilişkin stratejik bir mücadele alanı niteliği taşımaktadır.

Görüşmelerin en kritik başlıklarından biri Tayvan meselesi olmuştur. Tayvan Sorunu, ABD-Çin ilişkilerinde yalnızca bölgesel bir güvenlik problemi değil, aynı zamanda ulusal egemenlik, uluslararası hukuk, askeri denge ve küresel stratejik rekabetin merkezinde yer alan bir kriz alanı haline gelmiştir. Çin yönetimi, Tayvan’ı kendi toprağının ayrılmaz bir parçası olarak görmekte ve Tek Çin ilkesinin tartışmaya açılmasını ulusal güvenliğine yönelik doğrudan tehdit şeklinde değerlendirmektedir. Buna karşılık ABD, resmi olarak Tek Çin politikasını kabul etmekle birlikte Tayvan’ın savunma kapasitesini güçlendirmekte ve bölgedeki askeri varlığını artırmaktadır. Özellikle son yıllarda Amerikan savaş gemilerinin Tayvan Boğazı’ndaki faaliyetleri ve Tayvan’a yönelik silah satışları, Pekin yönetiminin sert tepkisine neden olmaktadır. 13-15 Mayıs görüşmelerinde tarafların bu konuda doğrudan uzlaşmaya varamadıkları görülse de askeri gerilimin kontrol altında tutulmasına yönelik diplomatik dilin öne çıktığı anlaşılmaktadır. Çünkü Tayvan merkezli olası bir askeri kriz yalnızca Asya-Pasifik bölgesini değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret sistemini de doğrudan sarsabilecek potansiyele sahiptir.

Güney Çin Denizi konusu da görüşmelerin stratejik boyutunu derinleştiren önemli meselelerden biri olmuştur. Güney Çin Denizi, dünya ticaret yollarının önemli bir kısmının geçtiği kritik bir bölge olması nedeniyle yalnızca Çin ve ABD açısından değil, küresel ekonomi açısından da büyük önem taşımaktadır. Çin’in bölgedeki askeri varlığını artırması, yapay adalar inşa etmesi ve egemenlik iddialarını genişletmesi, ABD tarafından uluslararası deniz hukukuna aykırı bir durum olarak değerlendirilmektedir. Washington yönetimi serbest deniz ulaşımı ilkesini savunurken, Çin ise bölgeyi tarihsel egemenlik alanı olarak tanımlamaktadır. Bu durum, iki ülke arasında yalnızca askeri değil aynı zamanda hukuki ve diplomatik bir mücadeleye de yol açmaktadır. Görüşmeler sırasında tarafların doğrudan çatışmadan kaçınmaya yönelik mesajlar vermesi dikkat çekmiş, ancak bölgedeki stratejik rekabetin devam edeceği açık biçimde görülmüştür. Çünkü Güney Çin Denizi yalnızca enerji yolları açısından değil, aynı zamanda Hint-Pasifik bölgesindeki güç dağılımının belirlenmesi bakımından da merkezi bir konuma sahiptir.

Ekonomik rekabet ise görüşmelerin merkezindeki en önemli başlıklardan biri olmaya devam etmiştir. Son yıllarda ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşları, gümrük tarifeleri, teknoloji kısıtlamaları ve yatırım denetimleri, küresel ekonomide ciddi dalgalanmalara yol açmıştır. Özellikle yarı iletken üretimi, yapay zekâ teknolojileri, kuantum bilişim ve dijital altyapılar üzerinde yaşanan rekabet, klasik ekonomik mücadeleyi stratejik bir güvenlik meselesine dönüştürmüştür. ABD, Çin’in ileri teknoloji alanındaki yükselişini sınırlandırmak amacıyla birçok Çin şirketine yaptırım uygulamakta ve müttefiklerini de benzer politikalar izlemeye teşvik etmektedir. Buna karşılık Çin ise yerli üretim kapasitesini artırarak dış bağımlılığı azaltmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede görüşmelerde tam anlamıyla bir ekonomik uzlaşının sağlanmadığı; ancak küresel piyasaların zarar görmemesi adına kontrollü rekabet anlayışının benimsendiği görülmektedir. Çünkü iki ülke arasındaki ekonomik bağların tamamen kopması, yalnızca ABD ve Çin’i değil, küresel ekonomik sistemi de ciddi bir krizle karşı karşıya bırakacaktır.

Enerji güvenliği ve Orta Doğu politikaları da görüşmelerin önemli boyutlarından birini oluşturmuştur. Özellikle İran merkezli gelişmeler, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve Körfez enerji hatlarının korunması, tarafların stratejik hesaplamalarında önemli yer tutmaktadır. ABD açısından Körfez bölgesi, küresel enerji akışının güvenliği bakımından kritik bir öneme sahiptir. Washington yönetimi, enerji piyasalarının istikrarını küresel ekonomik düzenin sürdürülebilirliği açısından temel unsur olarak değerlendirmektedir. Çin ise dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biri olarak Orta Doğu’daki enerji kaynaklarına erişimini güvence altına almak istemektedir. Bu nedenle Pekin yönetimi İran başta olmak üzere bölgedeki birçok aktörle ekonomik ilişkilerini sürdürmektedir. ABD ise Çin’in İran’la geliştirdiği enerji ve ticaret ilişkilerini dikkatle takip etmektedir. Görüşmeler sırasında tarafların enerji güvenliği konusunda doğrudan çatışmacı bir dil kullanmaktan kaçındıkları görülse de enerji jeopolitiğinin büyük güç rekabetinin merkezindeki konumunu koruduğu anlaşılmaktadır.

Görüşmelerin dikkat çeken bir diğer yönü ise teknolojik hegemonya mücadelesi olmuştur. Günümüzde küresel güç yalnızca askeri kapasiteyle değil, veri kontrolü, yapay zekâ, siber güvenlik, uzay teknolojileri ve dijital altyapılar üzerinden de tanımlanmaktadır. ABD uzun yıllardır teknoloji alanındaki üstünlüğünü küresel liderliğinin temel unsurlarından biri olarak görmektedir. Ancak Çin’in özellikle son dönemde yapay zekâ, telekomünikasyon, elektrikli araçlar ve dijital ödeme sistemlerinde gösterdiği hızlı ilerleme, Washington açısından ciddi bir stratejik meydan okuma oluşturmaktadır. Bu nedenle ABD, Çin’in ileri teknolojiye erişimini sınırlandırmaya yönelik politikalarını sertleştirmektedir. Çin ise devlet destekli teknoloji yatırımlarıyla bu baskıları aşmaya çalışmaktadır. Görüşmelerde tarafların teknoloji alanındaki rekabeti yönetilebilir seviyede tutmaya çalıştıkları görülmüş, ancak karşılıklı güvensizlik ortamının devam ettiği açık biçimde hissedilmiştir. Bu durum, gelecekte küresel sistemde dijital kutuplaşmanın daha da derinleşebileceğini göstermektedir.

ABD açısından görüşmelerin en önemli kazanımlarından biri, Çin’le doğrudan askeri çatışmaya girmeden stratejik rekabeti yönetme kapasitesini sürdürmesi olmuştur. Washington yönetimi bir yandan Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Filipinler gibi müttefikleriyle askeri işbirliklerini güçlendirirken, diğer yandan diplomatik temasları devam ettirerek küresel piyasalara istikrar mesajı vermeye çalışmaktadır. Bu durum, ABD’nin klasik sert güç politikalarını diplomatik denge stratejileriyle birleştirdiğini göstermektedir. Ayrıca ABD, Çin’in küresel yükselişini tamamen durdurmanın mümkün olmadığını görmektedir. Bu nedenle görüşmelerde ABD’nin bu rekabeti “kontrollü hale getirmeye” odaklandığı görülmüştür.

Çin açısından ise görüşmelerin temel kazanımı, küresel sistemde vazgeçilmez aktör konumunu koruması olmuştur. Pekin yönetimi, ABD’nin baskılarına rağmen ekonomik büyüklüğü, üretim kapasitesi ve ticaret ağı sayesinde küresel ekonominin merkezindeki yerini korumaktadır. Aynı zamanda Çin, diplomatik görüşmeler aracılığıyla uluslararası kamuoyuna istikrar sağlayıcı büyük güç imajı vermeye çalışmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından Çin’in ekonomik işbirliği imkanları, Pekin’in küresel etkisini artırmaktadır. Bu durum, ABD-Çin rekabetinin yalnızca askeri veya ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik meşruiyet mücadelesi şeklinde de ilerlediğini göstermektedir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, 13-15 Mayıs 2026 ABD-Çin görüşmeleri, uluslararası sistemin geleceği açısından son derece önemli stratejik mesajlar içermektedir. Görüşmeler, iki taraf arasında tam bir uzlaşının mümkün olmadığını, ancak doğrudan çatışmanın da her iki aktör açısından büyük maliyetler yaratacağını ortaya koymuştur. Bu nedenle taraflar rekabeti sürdürürken aynı zamanda kriz yönetim mekanizmalarını korumaya çalışmışlardır. Zira küresel sistem artık tek kutuplu bir yapıdan uzaklaşmakta, çok aktörlü, rekabet odaklı ve göreli güç dengelerine dayanan yeni bir döneme evrilmektedir. ABD, küresel liderliğini koruma mücadelesi verirken; Çin, yeni bir güç merkezi olma kapasitesini giderek artırmaktadır. Bu süreç, önümüzdeki dönemde uluslararası ilişkilerin temel dinamiğinin işbirliğinden çok stratejik rekabet olacağını açık biçimde göstermektedir.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler