Analiz

ABD-İsrail-İran Savaşı’nın Küresel Jeoekonomik ve Jeopolitik Boyutları: Hedef Türkiye mi?

Türkiye’nin dengeleyici ve çok boyutlu bir dış politika izlemesi, İran savaşının seyrinde belirleyici olacaktır.
İran’ın zayıflatılması ya da istikrarsızlaştırılması, Türkiye’yi de doğrudan etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.
Mevcut savaş, bölgesel bir çatışmadan ziyade küresel güç rekabetinin Orta Doğu’daki tezahürü olarak değerlendirilebilir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İran arasında artan gerilim ve buna eşlik eden İsrail faktörü, Orta Doğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendiren çok katmanlı bir sürece işaret etmektedir. Bu çatışma, yalnızca ikili bir güvenlik meselesi değil; enerji jeopolitiği, küresel finansal düzen, Türkiye’nin jeostratejik konumu, Çin’in yükselişi, uluslararası ticaret koridorları ve lojistik merkezleri bağlamında daha geniş bir rekabet alanını yansıtmaktadır. Bu çerçevede İran’a yönelik kapsamlı askerî operasyon, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç projeksiyonunu dolaylı biçimde sınırlamaya dönük sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

Müzakere Süreci ve Arabuluculuk Meselesi

ABD-İran müzakerelerinin Türkiye yerine Umman’da daha sonra ise Cenevre’de yürütülmesi, diplomatik kapasite bağlamında tartışmalara yol açmıştır. Türkiye, son yıllarda farklı kriz alanlarında arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık rolü üstlenmiş bir aktördür. Müzakereler İstanbul’da yürütülseydi, Türkiye’nin diplomatik tecrübesinden ve uluslararası müzakere kabiliyetinden dolayı taraflar arasındaki gergin süreç daha yumuşatıcı bir şekilde gelişebilirdi.

Küresel Enerji Jeopolitiği ve Dolar Hegemonyası

ABD’nin İran’a yönelik baskısının en önemli unsurlarından biri enerji jeopolitiğidir. İran, kanıtlanmış petrol rezervlerinde Venezuela ve Suudi Arabistan’ın ardından dünyada üçüncü sırada ve doğalgaz rezervlerinde ise Rusya’dan sonra ikinci sıradadır. İran petrolünün büyük bir kısmı Çin’e ihraç edilirken bu ticaretin dolar dışı para birimleri ve takas mekanizmalarıyla yürütülmesi, doların rezerv para statüsüne stratejik bir meydan okuma teşkil etmiştir.

ABD’nin küresel hegemonya kapasitesi, askerî üstünlüğünün yanı sıra doların rezerv para statüsüne dayanmaktadır. Uluslararası enerji ticaretinin büyük ölçüde dolar üzerinden yürütülmesi, bu konumun sürdürülmesinde belirleyicidir. İran’ın enerji ticaretinde alternatif para birimlerine yönelmesi, Washington tarafından stratejik bir hamle olarak algılanmıştır. Bu gelişme, İran meselesini bölgesel güvenlik boyutunun ötesine taşıyarak küresel finansal rekabetin parçası haline getirmiştir.

ABD’nin Venezuela örneğinde uyguladığı yaptırım ve rejim baskısı politikaları, İran bağlamında karşılaştırmalı analizlere konu edilmektedir. Ancak iki ülkenin siyasal yapıları, toplumsal dinamikleri ve jeopolitik konumları belirgin biçimde farklıdır. Bu nedenle ABD’nin Venezuela’da uyguladığı yol ve yöntemleri İran’a aynen uygulayarak başarıya ulaşması mümkün değildir: Çünkü İran’ın siyasal ve askerî yapısı, dış politik ilişkileri ve rejim dayanıklılığı Venezuela’dan kökten farklıdır. İran’da ideolojik temelli bir devlet/millet yapısı ve güçlü bir askeri kapasite ile Rusya ve Çin gibi ülkeler tarafından uluslararası destek ağları vardır. Venezuela’daki müdahale, düşük askeri kapasite ve sistemin dış şoklara karşı zaafiyeti üzerinden işlemiştir. Bu nedenle aynı strateji İran’da benzer sonuç vermez. Dolayısıyla ABD’nin Venezuela’da izlediği askerî ve siyasi stratejileri İran’da da uygulayarak İran’ı kontrol altına alması, özellikle Çin ve Rusya faktörü dikkate alındığında, oldukça güç görünmektedir.

Çin Faktörü ve Kuşak ve Yol Girişimi

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik politikalarının arka planında, Çin’in küresel yükselişi ve Orta Doğu’daki artan ekonomik varlığı önemli bir rol oynamaktadır. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Asya-Avrupa hattında yeni ticaret ve lojistik ağları kurmayı hedeflemektedir. İran’ın, Hazar Denizi’nden Umman Denizi’ne uzanan coğrafi konumu ve Hürmüz Boğazı’na yakınlığı, bu girişim açısından stratejik bir önem taşımaktadır. ABD açısından İran’ın zayıflatılması veya kontrol altına alınması, Çin’in Orta Doğu üzerinden Batı’ya uzanan ticaret hatlarını sekteye uğratmayı da amaçlamaktadır. Bu nedenle İran’a yönelik kapsamlı askerî operasyonlar, büyük güç rekabetinin hem bölgesel hem de küresel boyutlarını yansıtmaktadır.

Türkiye’nin Jeostratejik Konumu

Türkiye, Doğu-Batı ve Kuzey-Güney eksenlerinde kesişen ulaştırma, lojistik ve enerji hatlarının merkezinde yer alan Tarihi İpek Yolu güzergâhında bulunmaktadır. Irak’ın Basra Körfezi’nden başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan Kalkınma Yolu Projesi ile Zengezur Koridoru gibi girişimler, Türkiye’yi bölgesel lojistik ve merkez ülke konumuna taşıma potansiyeli taşımaktadır. Bu projeler hem Avrupa pazarlarıyla entegrasyon hem de Asya merkezli ticaret ağlarıyla bağlantı açısından stratejik önem arz etmektedir. Bu bağlamda İran’ın istikrarsızlaştırılması, Irak ve Suriye örneğinde görüldüğü gibi, Türkiye’nin komşuları tarafından Türkiye’ye yönelik güvenlik risklerini artıracaktır. Bölünmüş veya iç kaosa sürüklenmiş bir İran, Türkiye açısından hem ekonomik hem de güvenlik maliyetlerini yükseltecektir. Dolayısıyla İran’a yönelik operasyonların dolaylı etkileri, Türkiye’nin stratejik çıkarlarını ve “Türkiye Yüzyılı” vizyonunu ciddi biçimde tehdit etmektedir.

Öte yandan İsrail’in dış politikasındaki yayılmacı ve teolojik yönelimleri, bölgede güçlü ve bütüncül devletler yerine parçalı ve iç çatışmalarla uğraşan ülkeleri tercih ettiğini göstermektedir. Bu perspektife göre Türkiye’nin zayıflaması, İsrail’in manevra alanını genişletecektir. Böyle bir senaryoda Türkiye, parçalanan İran sınırları üzerinden İsrail’le fiilen komşu olacaktır. Bu çerçevede İran’a yönelik askerî operasyonlar incelendiğinde, ortaya çıkan tehdit dinamiklerinin Türkiye’ye doğru kademeli olarak yöneldiği ve bölgesel güvenlik risklerini artırdığı görülmektedir.

Asimetrik Strateji ve Maliyet Artırma Doktrini

İran’ın ABD ve İsrail saldırılarına karşı Körfez’deki Amerikan hedeflerine yönelik misillemeleri, doğrudan askerî zaferden ziyade caydırıcılık ve maliyet artırma stratejisi olarak okunmaktadır. Asimetrik güç dengesinde başvurulan bu yaklaşım, çatışmayı karşı taraf için ekonomik ve siyasal açıdan sürdürülemez kılmayı hedeflemektedir. Bu çerçevede İran’ın amacı, ABD’yi yenmekten çok, çatışmanın maliyetini yükselterek Washington’un stratejik kararlılığını aşındırmaktır.

İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerini hedef alan saldırıları, çatışmanın bölgesel ölçekte genişleyerek kitlesel bir savaşa dönüşme riskini artırmaktadır. Bununla birlikte İran’ın askerî kapasitesini Körfez’deki farklı hedefler yerine ABD’ye ait stratejik unsurlara (örneğin bölgedeki ABD uçak gemilerine) yoğunlaştırması durumunda, İran daha doğrudan ve sonuç odaklı bir caydırıcılık üretebilir. Umman Denizi’nde İran tarafından ABD’ye ait bir uçak genişinin batırılması durumunda, Washington için daha yüksek askerî maliyetler ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla söz konusu senaryo, bir yandan zorlayıcı diplomasi ve müzakere zemini oluşturma potansiyeli taşırken, diğer yandan çatışmanın hızla yayılması riskini de beraberinde getirebilir.

ABD’nin İç Dinamiklerinin Dış Politikadaki Gelişmelerle Çelişmesi

ABD’nin dış politika kapasitesi, iç siyasal ve ekonomik dinamiklerden bağımsız değildir. Artan toplumsal kutuplaşma, ekonomik baskılar ve dış müdahalelerin maliyeti, Washington’un uzun süreli askerî operasyonlarının sürdürülebilirliğine büyük engel teşkil edebilir. Buna karşılık ABD’nin Orta Doğu’da yoğunlaşması ve yüksek savaş maliyetleri, Çin, Rusya ve Avrupalı aktörler açısından stratejik fırsatlar doğurabilir. Özellikle ABD’nin kaynaklarını İran üzerinden tüketmesi, Asya-Pasifik’te Çin’e alan açabileceği gibi, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Moskova’nın manevra kapasitesini de artırabilir.

İran’ın İç Yapısı ve Rejimin Dayanıklılığı

ABD’nin İran rejimini kısa vadede çökertmesi olası görünmemektedir. İran toplumunda dış tehdit algısı tarihsel olarak iç konsolidasyonu güçlendirmiştir. Bununla birlikte yaptırımların yol açtığı yapısal ekonomik sorunlar ve artan toplumsal memnuniyetsizlik, uzun vadede rejimin istikrarı açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu nedenle İran’ın dış politikada çok yönlü ve karşılıklı kazan kazana dayalı bir açılım stratejisi benimsemesi önem taşımaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin çok boyutlu dış politika yaklaşımı örnek teşkil edebilir. Aksi halde yalnızca Çin ve Rusya’yla geliştirilen sınırlı ortaklıklara dayalı dış politika tercihleri İran’ın manevra alanını daraltmaktadır.

İran savaşının seyrini belirleyecek temel değişkenler; Ali Hamaney sonrası olası liderlik senaryoları, yeni lider etrafında siyasal grupların konsolidasyon düzeyi ile Çin ve Rusya’nın destek kapasitesine bağlıdır.

Sonuç

ABD-İsrail-İran Savaşı, yüzeyde sadece İran odaklı askerî bir müdahale niteliği taşısa da enerji piyasaları, doların rezerv para statüsü, Çin’in yükselişi ve Orta Doğu’daki ticaret koridorları gibi çok katmanlı jeoekonomik dinamiklerle yakından ilişkilidir. İran’ın zayıflatılması ya da istikrarsızlaştırılması, yalnızca İran’ı değil, bölgesel güç dengeleri üzerinden Türkiye’yi de doğrudan etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.

Türkiye’nin jeostratejik konumu, onu küresel güç rekabetinde merkezî bir aktör haline getirebilecek düzeydedir. Bu nedenle İran’a yönelik operasyonların dolaylı yansımalarının Türkiye açısından dikkatle analiz edilmesi gerekmektedir. Türkiye kamuoyunda dile getirilen “nihai hedefin Türkiye olduğu” yönündeki değerlendirmelerin de stratejik perspektiften dikkate alınmasında fayda vardır.

Sonuç olarak mevcut savaş, bölgesel bir çatışmadan ziyade küresel güç rekabetinin Orta Doğu’daki tezahürü olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesini daha da güçlendirerek dengeleyici ve çok boyutlu bir dış politika izlemesi İran savaşının seyrinde belirleyici olacaktır.

Doç. Dr. Mustafa ÖZALP
Doç. Dr. Mustafa ÖZALP
25 Aralık 1983 tarihinde Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı Uzakçay Köyü’nde doğmuştur. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaöğrenim ve lise eğitimini ise Ankara’da tamamlayan ÖZALP, 2004 yılı sonunda yükseköğrenim amacıyla Avusturya’ya gitmiştir. Anne ve babası Viyana’da yaşamış, Türkiye kökenli bir gurbetçi geçmişe sahip olan ÖZALP, Viyana’da bulunduğu yıllar boyunca başta Türkiye kökenli sivil toplum kuruluşları olmak üzere birçok sivil toplum örgütünde çeşitli görevler üstlenmiştir. Avusturya/Viyana Üniversitesi’nde 2005–2015 yılları arasında Siyaset Bilimi alanında lisans ve yüksek lisans öğrenimini tamamlayan ÖZALP, aynı üniversitede uluslararası kalkınma alanında doktorasını bitirmiştir. Yozgat Bozok Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Haziran 2016’da öğretim üyesi olarak göreve başlayan ÖZALP, 2016–2019 yılları arasında aynı üniversitenin Akdağmadeni Meslek Yüksekokulu Müdürlüğü görevini asaleten yürütmüştür. ÖZALP aynı zamanda 2016 yılında açılan Yozgat Bozok Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün kurucu öğretim üyesi olmakla birlikte halen bu bölümde çalışmaktadır. 2021 yılında Uluslararası İlişkiler alanında doçent unvanını alan ÖZALP’in; ikisi Almanca olmak üzere yayımlanmış dört kitabı, biri Almanca olmak üzere iki kitap editörlüğü, beş kitap bölümü ve yirmiden fazla uluslararası hakemli dergide yayımlanmış makalesi bulunmaktadır. ÖZALP’in akademik çalışma alanları başta Türk dünyası enerji entegrasyonu, ticaret koridorları ve ulaştırma diplomasisi olmak üzere; Türkistan coğrafyası, Avrupa enerji politikaları, Arktik bölgesi, enerji güvenliği, küresel ısınma, iklim değişikliği ve göç konularını kapsamaktadır. Akademik düzeyde Almanca bilen ÖZALP, evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

Benzer İçerikler