Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD), İran’ın yakın çevresinde yer alan Umman Denizi başta olmak üzere Doğu Akdeniz havzasına olağanüstü ölçekte askerî yığınak gerçekleştirdiği gözlemlenmektedir. ABD-İran gerilimi bağlamında diplomatik müzakere kanallarının açık tutulduğu görülmekle birlikte tarafların müzakere sürecini taktiksel bir zaman kazanma aracı olarak değerlendirdiği yönünde güçlü emareler bulunmaktadır. Bu durum, bölgesel güvenlik mimarisi açısından ciddi bir “belirsizlik” üretmektedir. Nitekim stratejik literatürde belirsizlik, başlı başına bir “caydırıcılık ve güç projeksiyonu” unsuru olarak da değerlendirilmektedir.
İran’ın askerî kapasitesine ilişkin verilerin sınırlı ve kısmen kapalı olması, söz konusu belirsizliği daha da derinleştirmektedir. Özellikle balistik füze envanterinin niteliği ve bu sistemlerin olası nükleer başlık taşıma kapasitesine ilişkin net ve doğrulanmış bilgilerin bulunmaması, kriz senaryolarının öngörülebilirliğini azaltmaktadır. İran’ın balistik füze sistemlerine nükleer başlık entegre edebilme kapasitesine sahip olması ihtimali, olası bir çatışmanın bölgesel sınırları aşarak geniş ölçekli ve çok aktörlü bir savaşa evrilme riskini artıracaktır.
Bu çerçevede makalede, ABD’nin Orta Doğu’daki nüfuz alanını genişletme yönündeki stratejik amaçları analiz edilecektir. Ayrıca makale kapsamında muhtemel bir İran-ABD çatışmasının askerî, jeopolitik ve küresel güç dengeleri bağlamında hangi yönlere evrilebileceği sorusuna teorik ve stratejik perspektiften yanıt sunulmaya çalışılacaktır.
İran, Batılı ülkeler tarafından uygulanan kapsamlı yaptırımların etkisiyle özellikle füze teknolojilerinin geliştirilmesi ve savunma sanayisinin kritik bileşenlerinin temini süreçlerinde alternatif işbirliği arayışlarına yönelmiştir. Bu bağlamda Çin, Kuzey Kore ve Rusya ile geliştirilen askerî ve teknik işbirlikleri, İran’ın savunma kapasitesini sürdürmesinde önemli rol oynamıştır. Ancak söz konusu ilişkiler, uzun vadede İran’ın stratejik özerkliği üzerinde tartışmalı etkiler doğurabilecek bir bağımlılık zeminini de beraberinde getirmiştir.
Öte yandan İran ile İsrail arasındaki karşıtlığın “kronikleşmesi ve bölgesel gerilimlerin süreklilik kazanması”, Batılı aktörlerin İran’a yönelik yaptırım rejimini daha da sertleştirmesine yol açmıştır. Bu durum, İran’ın uluslararası sistemde giderek daha fazla izole edilmesine ve Batı merkezli ekonomik-finansal ağlardan dışlanmasına neden olmuştur.
Batı tarafından uygulanan bu “izolasyon” politikaları sonucunda İran, siyasal, ekonomik ve askerî düzlemde Rusya-Çin eksenine orantısız olarak yaklaşmıştır. Bu yönelim zamanla asimetrik bir karşılıklı bağımlılık ilişkisine dönüşmüştür. Stratejik perspektiften değerlendirildiğinde, tek yönlü dış politika angajmanları devletlerin manevra kapasitesini sınırlayabilmekte ve dış şoklara karşı kırılganlığı artırabilmektedir.
Alternatif bir dış politika yaklaşımı çerçevesinde İran’ın, Türkiye örneğinde olduğu gibi, Doğu-Batı ve Kuzey-Güney eksenlerinde çok taraflı işbirliği platformları geliştirmesi ve dengeleyici bir diplomasi izlemesi; İran’a, daha esnek ve çeşitlendirilmiş bir uluslararası konumlanma imkânı sunabilirdi. Bu tür çok yönlü entegrasyon stratejileri, tek eksenli bağımlılık riskini azaltarak İran’daki ekonomik ve stratejik kırılganlıkların yaşanmamasını beraberinde getirebilirdi. Fakat gelinen aşamada, İran’ın geçmiş dönemde çok yönlü ve dengeleyici bir dış politika stratejisi geliştirememiş olması, uzun vadede ciddi yapısal kırılganlıklara sebebiyet vermiştir.
ABD’nin Orta Doğu’daki nüfuzunu artırma stratejisi, güvenlik, enerji, finansal hegemonya ve büyük güç rekabeti eksenlerinde çok katmanlı bir jeopolitik yaklaşımın ürünüdür. Bu bağlamda ABD’nin Orta Doğu’daki siyasal, askerî ve ekonomik çıkarlarına ulaşabilmek yönündeki stratejik hedefleri, aşağıdaki başlıklar altında özetlenebilir:
• İsrail’in güvenliğini teminat altına almak: ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olan İsrail’in askerî üstünlüğünün ve güvenliğinin korunması, Washington’un Orta Doğu politikasının temel önceliklerinden biridir.
• Çin’in küresel ölçekte ekonomik ve siyasal alanlar başta olmak üzere yayılımını engellemek: Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla Orta Doğu’da altyapı, lojistik ve enerji yatırımlarını artırması, ABD açısından jeoekonomik ve jeostratejik bir meydan okuma olarak görülmektedir.
• Enerji kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek: Orta Doğu’nun zengin petrol ve doğal gaz rezervleri, küresel enerji piyasalarının istikrarı açısından kritik öneme sahiptir. Bu nedenle ABD, bölgenin enerji rezervlerini kontrol etmek istemektedir.
• Enerji ticaretinde doların rezerv para statüsünün korunması: Petrol ve doğal gaz ticaretinin büyük ölçüde ABD doları üzerinden gerçekleştirilmesi, “doların uluslararası rezerv para” konumunu güçlendirmektedir. ABD, enerji ticaretinin dolar bazlı sürdürülmesini stratejik bir öncelik olarak değerlendirmektedir.
• Kritik deniz ticaret güzergahları ve lojistik merkezlerinin kontrolü: ABD; küresel ticaret ve enerji nakil hatları açısından hayati öneme sahip olan Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi, Aden Körfezi ve Süveyş Kanalı gibi ticaret koridorları üzerinden, deniz ve okyanuslardaki hakimiyetini başka bir aktöre kaptırmak istememektedir.
• Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemi: Hürmüz Boğazı, dünya deniz yoluyla taşınan petrolünün yaklaşık %30’unun ve küresel LNG ticaretinin yaklaşık %20’sinin uluslararası piyasalara ulaştığı kritik bir boğazdır.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî baskısının temel sebepleri nelerdir sorusuna verilecek cevaplar, jeoekonomik, güvenlik, bölgesel ve küresel güç rekabeti bağlamında analiz edildiğinde aşağıdaki başlıklar ortaya çıkmaktadır:
- ABD Çin’in enerji arz güvenliğini kontrol altına almak istemektedir: Çin’in toplam enerji ithalatının yaklaşık %60’ının Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiği dikkate alındığında, bu kritik geçiş noktasının kontrolü, Pekin’in enerji güvenliği üzerinde stratejik baskı unsuru oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Bu bağlamda İran’ın çevrelenmesi, Çin’in jeoekonomik hareket alanını sınırlama stratejisinin bir uzantısıdır.
- Enerji ticareti ve fiyatlandırma mekanizmaları üzerindeki rekabet: İran petrolünün önemli bir bölümünün indirimli fiyatlarla Çin’e ihraç edildiği ve bu ticaretin Batı yaptırımlarını by-pass eden mekanizmalar üzerinden yürütüldüğü ileri sürülmektedir. ABD açısından bu durum, “doların enerji ticaretindeki” belirleyici rolünü zayıflatıcı bir unsurdur.
- Nükleer program ve zenginleştirilmiş uranyum stoku tartışmaları: İran’ın %60 saflık düzeyinde zenginleştirilmiş, 400 kilogram uranyum stokuna sahip olduğu iddia edilmektedir. Tahran yönetimi programın barışçıl amaçlı olduğunu savunurken, ABD ve İsrail, İran’ı nükleer silah geliştirmekle suçlamaktadır.
- Balistik füze kapasitesinin sınırlandırılması talebi: ABD, İran’ın uzun menzilli balistik füze programını bölgesel ve küresel güvenlik açısından tehdit olarak değerlendirmekte ve bu kapasiteden vazgeçilmesini istemektedir.
- Rusya-Çin ekseni ve alternatif çok taraflı blokların zayıflatılması: İran’ın Rusya, Çin ve Kuzey Kore ile geliştirdiği stratejik işbirliği, Batı merkezli uluslararası düzene alternatif bloklaşma eğilimlerini güçlendirmektedir. Bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS gibi oluşumlar, ABD açısından potansiyel karşı-hegemonik platformlar olarak değerlendirilmektedir. ABD; İran üzerinden, Rusya ve Çin’in önderliğinde kurulan ŞİÖ ve BRICS’e karşı gözdağı vererek güç gösterisinde bulunmaktadır.
- Normatif söylem ile jeostratejik çıkarlar arasındaki gerilim: ABD’nin İran’a yönelik demokrasi, insan hakları ve özgürlükler vurgusu içeren söylemi, eleştirel yaklaşımlara göre jeostratejik ve jeoekonomik hedeflerle iç içe geçmektedir. ABD bu söylemlerle İran’a yönelik olası askeri müdahalelerine uluslararası meşruiyet üretmeye çalışmaktadır. Diğer bir ifadeyle ABD, İran’daki protestoları, rejimi ve kaotik durumu kendi çıkarları için araçsallaştırmaktadır.
İran, yaklaşık 90 milyon nüfusa sahip olup kuzeyde Hazar Denizi ve Türkistan coğrafyası, güneyde Basra Körfezi ve Umman Denizi ile sınırlanan, 1,6 milyon km²’lik geniş ve stratejik öneme sahip bir coğrafyada etkili bir ülkedir. Jeoekonomik düzlemde İran, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Rusya–Hindistan hattındaki Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC) arasında kritik bir kavşak konumundadır. Pakistan’daki Gvadar Limanı, Hindistan’ın yatırım yaptığı Çabahar Limanı ve İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki Bender Abbas Limanı, enerji ve ticaret hatlarının güvenliği açısından stratejik düğüm noktalarıdır.
Bölgesel ve küresel dinamikler dikkate alındığında, ABD ve İsrail’in İran’ı kısa sürede yenmesi olası görünmemektedir. Herhangi bir askeri operasyon, çatışmanın kontrolden çıkarak bölgesel ve küresel ölçekte yayılma riskini artırabilir ve durdurulması oldukça güç krizlere sebebiyet verebilir.
ABD’nin İran politikası, iç ve dış dinamiklerin karmaşık etkileşimi nedeniyle “belirsizlikler” yumağına bürünmüştür. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, iktidarda kalabilmek için İran’a yönelik gerilimin sürmesini istemektedir. Çünkü Ekim ayında İsrail’de seçimler vardır. ABD Başkanı Donald Trump ise iç politikada Epstein davaları ve Kasım ayındaki ara seçimler nedeniyle ciddi bir baskı altındadır. Bu bağlamda, Netanyahu ve Trump’ın İran’a yönelik politikaları, siyasal alanda kişisel kariyerleri açısından birbiriyle örtüşmektedir.
12 günlük İsrail-İran çatışmasında Trump, Netanyahu’nun baskısı ile askeri müdahale gerçekleştirmiş, ancak belirgin bir sonuç elde edememiştir. Günümüzde de benzer bir yönlendirme ve baskı mevcuttur. ABD, Umman Denizi ve çevresine milyarlarca dolarlık yüksek maliyetli askeri yığınaklar konuşlandırmış, bu yığınaklar başta İran ve Çin olmak üzere küresel güç gösterisi işlevi görmektedir. Bu bağlamda Trump’ın, askeri yığınakların sebebine ilişkin fayda-maliyet analizini seçim arifesinde kamuoyuna anlatabilmesi için İran’a yönelik bir operasyon düzenlemesi zorunlu hale gelmiştir. Fakat Trump, sonucunu tam olarak bilemediği büyük bir kafa karışıklığı ile karşı karşıyadır. Trump, askeri yığınağı kullanarak İran üzerinde yıldırma, korkutma ve caydırıcılık sağlamaya çalışmaktadır. Fakat ABD’nin taleplerinin maksimalist olması nedeniyle İran, savaş yapmadan koşulsuz teslim olmayı reddetmektedir. Bu durum, ABD’nin stratejik hedeflerine ulaşmasını güçleştirmektedir.
ABD Soğuk Savaş döneminde SSCB’yi ve 11 Eylül sonrası dönemde ise El Kaide’yi doğrudan yok etmek yerine yıpratmayı ve süreci kendi lehine yönetmeyi hedefleyen bir strateji izlemiştir. Benzer şekilde ABD; İran’ı, Irak gibi kaos ve iç karışıklıklarla meşgul edebileceği bir ortama hazırlayarak İran’ın bölgesel etkisini sınırlamayı amaçlamaktadır. Diğer bir ifadeyle ABD, İran’ı, Irak’a çevirme arzusundadır. ABD’nin bu amaca ulaşması ise oldukça güç ve muğlak görünmektedir. Bu durum tabi olarak bölgede bütüncül devletler yerine parçalanmış birbiriyle savaşan etnik gurupların olmasını arzulayan İsrail’in çıkarlarıyla da örtüşmektedir.
ABD-İran arasındaki mevcut gerilim, klasik cephe savaşından ziyade zamana yayılan, maliyet üreten ve tarafların birbirini yıpratmaya odaklandığı stratejik bir yıpratma savaşına dönüşmüştür. Dolayısıyla ABD’nin İran’a yönelik stratejisi, İran’ı sadece nükleer çalışmalardan ve füze üretiminden vazgeçirmek veya İran’da rejim değişikliği sağlamak değil, bölgesel akışı kaos üzerinden kontrol edebilecek yeni bir düzen inşa etmeye yöneliktir. Bu çerçevede ABD’nin başarı elde edip edemeyeceği, Rusya ve Çin’in, İran’ı hangi yol ve yöntemlerle destekleyip desteklemeyecekleriyle doğru orantılı olmakla birlikte ABD’nin bu yıpratma savaşındaki dayanma gücüne bağlıdır. Diğer taraftan İngiltere ve Hindistan’ın bu savaştaki pozisyonları ise savaşın seyrini önemli oranda etkileyebilecek düzeydedir.
ABD’nin Orta Doğu’ya (İran) yönelik yüksek maliyetli ve gösterişli askeri yığınakları harekete geçirerek “sonuç odaklı kazanım elde edilememesi durumunda”, küresel ölçekte ABD aleyhine büyük kırılmaların ortaya çıkması yüksek ihtimal dâhilindedir. Bu kırılmalar ABD’nin caydırıcılık gücü zayıflayacak, küresel hegemonik konumu erozyona uğrayacak ve Trump’ın Grönland ile Kanada’yı ABD topraklarına katma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasını beraberinde getirecektir.
