Analiz

Fransa’nın Avrupa’daki Çin Yatırımlarına Bakışı

Paris ve Berlin, AB’nin kurumsal sertliğinin ötesine geçerek Çin ile ikili diplomasi kanallarını açık tutmayı tercih etmektedir.
Fransa, Çin gibi devasa bir pazarı tamamen kaybetmenin Avrupa ekonomisi için yıkıcı olacağını bilmektedir.
Berlin ve Paris, Çin’in haksız ticaret uygulamalarından ve yarattığı asimetrik bağımlılıktan rahatsızlık duymaktadır.

Paylaş

Avrupa Birliği (AB), Çin’le olan ticaretinde her geçen yıl devasa bir açık vermektedir. İkili ticaret hacmi 800 milyar doları bulurken; AB’nin Çin’e verdiği ticaret açığı 350 milyar doları aşmıştır.[i] Bu tablo, Avrupa’da giderek artan bir endişeye yol açmaktadır. Çinli elektrikli araçlar, lityum iyon piller ve diğer yüksek teknoloji ürünlerinin ihracatı hızla artarken, AB ise kendi üreticilerini ve piyasadaki paylarını koruyabilmek adına “Avrupa’da Üretildi” gibi projeler geliştirmektedir. 

Çinli otomotiv şirketlerinin Avrupalı markalara göre daha ucuz ve daha donanımlı araçlar sunmaları ve pazarı hızla domine etmeleri, Avrupalı üreticilerin rekabet gücünü kaybetmesine yol açmaktadır. Ayrıca Çinli otomotiv markaları, AB’nin uyguladığı gümrük tarifelerinden kaçınmak ve pazar paylarını artırmak amacıyla üretim üslerini Avrupa’ya kaydırma stratejilerini hızlandırmaktadırlar. AB ise iç pazarını korumak ve bu devasa ticaret dengesizliğiyle mücadele etmek amacıyla Çinli şirketlere yönelik yeni sübvansiyonlar getirme arayışındadır.[ii]

15-17 Haziran 2026 tarihlerinde Fransa’nın ev sahipliğinde devam eden G7 Zirvesi’ndeki önemli başlıklardan biri de Avrupa’nın Çin’e karşı daha sert ekonomik korumacılık tedbirleri alıp almayacağıdır. Otomotiv endüstrisi Çin pazarına derinden bağımlı olan Almanya, Pekin ile doğrudan bir gümrük vergisi savaşına girmekten uzun süredir kaçınmaktadır. Buna karşın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, daha dengeli ancak diyalog zeminini kaybetmeyen bir strateji yürütmektedir. Nitekim G7 liderler zirvesinden hemen önce, 11 Haziran’da Macron başkanlığında toplanan ve Çin temsilcilerinin de katıldığı “Büyüme için Dünya Yakınlaşması Zirvesi” temalı video konferans, makroekonomik dengesizliklerin küresel yönetişim krizi yaratmadan çözülmesini hedeflemiştir. Macron, küresel ticaretteki yapısal bozulmaların Çin’le koordineli ve müzakereye dayalı bir diplomatik kanalla çözülmesi gerektiğini savunmakta ve Avrupalı müttefiklerini bu “kontrollü denge” stratejisine ikna etmek için G7 platformunu kaldıraç olarak kullanmaktadır.

Ancak AB içerinde Çin’in ekonomik üstünlüğünü dizginleme yöntemlerine dair yekpare bir uzlaşı sağlamak oldukça güçtür. Brüksel’in Çinli elektrikli araç sübvansiyonlarına yönelik başlattığı kapsamlı soruşturmalar ve Pekin’in buna misilleme olarak Avrupa menşeili tarım ve gıda ürünlerine karşı soruşturmalar açması, ticaret savaşları riskini sıcak tutmaktadır. Bu gerilimli atmosfere rağmen Paris ve Berlin, AB’nin kurumsal sertliğinin ötesine geçerek Çin ile ikili diplomasi kanallarını açık tutmayı tercih etmektedir. Bu doğrultuda Macron’un Aralık 2025 tarihli Pekin ziyareti, ticari dengesizliklerin doğrudan devlet başkanları düzeyinde masaya yatırıldığı bir dönüm noktası olmuştur. Bu temaslarda taraflar arasında havacılık, uzay, nükleer enerji, yeşil teknolojiler ve yapay zekâ gibi alanlar başta olmak üzere 12 anlaşma imzalanmıştır. Bu, Fransa’nın Çin politikasındaki “riskleri azaltma” ama “bağları koparmama” yaklaşımının somut bir göstergesi olmuştur. Paris, bir yandan Avrupa endüstrisini haksız rekabete karşı korumaya çalışırken, diğer yandan küresel iklim krizi, yapay zekâ yönetişimi ve makroekonomik istikrar için Çin’i masada tutmaya çalışmaktadır.

Avrupa Komisyonu, artık sürdürülemez hale gelen Çin’le ticaret açığını düzeltmek için harekete geçme sözü vermiştir. G7 zirvesinden hemen sonra Brüksel’de yapılacak AB liderleri toplantısının ana gündeminde de Çin’le ticaret dengesizliğinin yer alması beklenmektedir.[iii] Diğer yandan, süregelen transatlantik ticaret gerilimleri arasında Avrupa ve ABD’nin Çin politikalarını koordine etmesi de olası görünmemektedir. Fransa ve Çin arasında farklılıklar olmasına rağmen temas halinde kalmaya ve ortak bir çözüm bulmaya çalışmaktadırlar. Bu bağlamda Fransa, Çin’le ticaret konusunda ABD’nin politikasını takip etme arzusunda değildir. Gerek Fransa gerekse bir bütün olarak AB, Çin’e karşı Washington’dan bağımsız, kendi özgün ve pragmatik stratejilerini geliştirme arayışındadır. Zira Çin’in yükselişi, süper güç konumunu kaybetmek istemeyen ABD açısından bir endişe kaynağı olarak görülmektedir. Diğer yandan Avrupa ve Fransa, bu hegemonya rekabetinin dışında kaldıkları için Çin’le daha yumuşak bir ekonomik işbirliği modeli ve uyum geliştirmek durumundadır.  

Son yıllarda ABD, öncülük ettiği NATO ve G7 gibi Batılı çok taraflı kurumlarda Çin’in resmi olarak bir “sistemik rakip” veya “doğrudan tehdit” olarak konumlandırılması için yoğun bir diplomatik baskı mekanizması yürütmektedir. Bu konuda ABD’nin Avrupa ülkeleri üzerindeki baskısı açık şekilde görülmektedir. Örneğin Transatlantik ittifakının en güçlü ayaklarından biri olan Birleşik Krallık’ta Çin’in nasıl nitelendirileceği (sistemik rakip mi, yoksa bir numaralı tehdit mi olduğu) uzun yıllardır tartışma konusudur.[iv]

Gelinen nokta itibariyle Birleşik Krallık hükümeti, Çin’i halen uzun vadeli bir meydan okuma ve tehdit olarak nitelendirse de ülkenin ekonomik çıkarları doğrultusunda ticari işbirliğinin de eş zamanlı olarak geliştirilmesi gerektiğini savunmaktadır.[v] Benzer yaklaşım Avrupa’nın iki lokomotif gücü Almanya ve Fransa’nın Çin’e yaklaşımlarında da görülmektedir. Bu bağlamda Kıta Avrupası, Çin’le olan ticari dengesizlikleri ve güvenlik endişelerini Washington’un yaptığı gibi sert yaptırımlarla tırmandırmak yerine Pekin ile uzlaşma ve sürdürülebilir bir diyalog yürütmenin uzun vadeli istikrar için ne kadar hayati olduğunun farkına varmıştır.

Sonuç olarak Berlin ve Paris, Çin’in haksız ticaret uygulamalarından ve yarattığı asimetrik bağımlılıktan rahatsızlık duymaktadır. Ancak her iki başkent de transatlantik ittifaka bağlı kalmakla birlikte Çin gibi devasa bir pazarı tamamen kaybetmenin Avrupa ekonomisi için yıkıcı olacağını bilmektedir. Bu durum, Avrupa’yı Çin ile olan güvensizlikleri tırmandırmak yerine rasyonel bir uzlaşma ve kurumsallaşmış diyalog mekanizmalarına yöneltmektedir. 


[i] “Çin-Avrupa ticaret savaşı yaklaşıyor: AB kendini nasıl savunacak?”, Euro News, https://tr.euronews.com/my-europe/2026/05/18/cin-avrupa-ticaret-savasi-yaklasiyor-ab-kendini-nasil-savunacak, (Erişim Tarihi: 15.06.2026).

[ii] Aynı yer.

[iii] “Macron wants the G7 to tackle China. Beijing isn’t playing along”, Politico, https://www.politico.eu/article/emmanuel-macron-wants-the-g7-to-tackle-china-beijing-isnt-playing-along/, (Erişim Tarihi: 15.06.2026).

[iv] “UK to designate China a ‘threat’ in hawkish foreign policy shift”, The Guardian, https://www.theguardian.com/politics/2022/oct/11/uk-to-designate-china-a-threat-in-hawkish-foreign-policy-shift, (Erişim Tarihi: 15.06.2026). 

[v] “For Britain, China remains a ‘threat’ – but one worth doing business with”, CNN; https://edition.cnn.com/2026/01/27/uk/uk-china-relations-starmer-visit-intl, (Erişim Tarihi: 15.06.2026).

Dr. Cenk TAMER
Dr. Cenk TAMER
Dr. Cenk Tamer, 2014 yılında Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Aynı yıl Gazi Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Bilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 2016 yılında “1990 Sonrası İran’ın Irak Politikası” başlıklı teziyle master eğitimini tamamlayan Tamer, 2017 yılında ANKASAM’da Araştırma Asistanı olarak göreve başlamış ve aynı yıl Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doktora Programı’na kabul edilmiştir. Uzmanlık alanları İran, Mezhepler, Tasavvuf, Mehdilik, Kimlik Siyaseti ve Asya-Pasifik olan ve iyi derecede İngilizce bilen Tamer, Gazi Üniversitesindeki doktora eğitimini “Sosyal İnşacılık Teorisi ve Güvenlikleştirme Yaklaşımı Çerçevesinde İran İslam Cumhuriyeti’nde Kimlik İnşası Süreci ve Mehdilik” adlı tez çalışmasıyla 2022 yılında tamamlamıştır. Şu anda ise ANKASAM’da Asya-Pasifik Uzmanı olarak görev almaktadır.

Benzer İçerikler