Ankara’da düzenlenen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Zirvesi, ilk bakışta savunma yatırımları, “Rusya tehdidi”, Ukrayna’ya destek ve transatlantik yük paylaşımı tartışmalarıyla öne çıkmıştır. Ancak zirvenin daha derin anlamı, alınan kararların tek tek içeriğinden ziyade NATO’nun güvenliği tanımlama biçiminde belirginleşen dönüşümde aranabilir. İttifak, Ankara Zirvesi Deklarasyonu ile Washington Antlaşması’nın 5. maddesine bağlılığını ve “bir müttefike yönelik saldırının bütün müttefiklere yönelik saldırı sayılacağı” ilkesini güçlü biçimde yeniden teyit etmiştir. Bununla birlikte savunma sanayii tabanının güçlendirilmesi, ortak üretim kapasitesinin genişletilmesi, inovasyonun hızlandırılması, uzay ve siber kabiliyetler, insansız sistemler, yapay zekâ ve müşterek savaş altyapıları gibi alanları da ön planda tutmuştur.[i] Bu durum, NATO’nun kolektif savunmayı giderek daha geniş bir dayanıklılık anlayışı üzerine inşa etmeye çalıştığını göstermektedir.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’nde kolektif savunmanın uygulanabilirliğini sağlayan koşulların yeniden tanımlandığı söylenebilir. NATO açısından artık asıl mesele, yalnızca bir saldırı gerçekleştiğinde Madde 5’in işletilmesi değildir. İttifakın askerî kuvvetlerini uzun süre destekleyebilmesi, mühimmat ve teçhizat üretebilmesi, kritik altyapılarını çalışır durumda tutabilmesi, teknolojik üstünlüğünü koruyabilmesi ve siyasi karar alma süreçlerinin krizler karşısında işlevini sürdürebilmesi de caydırıcılığın ayrılmaz parçaları hâline gelmektedir.
Dayanıklılık perspektifi, aslında NATO açısından Ankara Zirvesi’nde ortaya çıkmış, tamamen yeni bir kavram değildir. NATO, dayanıklılığı Washington Antlaşması’nın 3. maddesiyle ilişkilendirmekte ve ulusal ve kolektif savunma kapasitesinin temel koşullarından biri olarak değerlendirmektedir. NATO’nun resmî yaklaşımında dayanıklılık; büyük şoklara hazırlanma, bu şoklara direnme, karşılık verme, hızla toparlanma ve ittifak faaliyetlerinin sürekliliğini sağlama kapasitesini kapsamaktadır. Enerji, iletişim, ulaşım, sağlık sistemleri, gıda ve su kaynakları ile sivil-askerî işbirliği de bu anlayışın parçasıdır.[ii]
Ankara Zirvesi’nin ayırt edici yönü, mevcut dayanıklılık gündemini savunma sanayii, teknolojik dönüşüm ve ittifak içi siyasi uyumla daha doğrudan ilişkilendirmesidir. Bunun temel nedeni, günümüz güvenlik ortamında askerî üstünlüğün tek başına caydırıcılık üretmeye yetmemesidir. Uzayan savaşlar, mühimmat tüketimi, kritik altyapılara yönelik hibrit saldırılar, tedarik zinciri kırılmaları ve savunma sanayi üretim kapasitesi, çatışmaların sonucunu doğrudan etkileyen stratejik değişkenler hâline gelmiştir. Dolayısıyla NATO açısından dayanıklılık, klasik askerî hazırlığın yerine geçen değil; onu mümkün kılan yeni güvenlik altyapısını ifade etmektedir.
Deklarasyonda 2025 yılında Avrupalı müttefikler ile Kanada’nın temel savunma gereksinimlerine yönelik yatırımlarını 139 milyar doların üzerinde artırdığı belirtilmiş; Ankara’da 50 milyar doları aşan yeni tedariklerin ilan edildiği ve kolektif üretim kapasitesinin genişletileceği açıklanmıştır. Ayrıca NATO’nun caydırıcılık ve savunma yapısının nükleer, konvansiyonel ve füze savunma kabiliyetlerinin yanı sıra uzay ve siber varlıklarla destekleneceği; derin hassas vuruş, bütünleşik hava ve füze savunması, insansız sistemler, gelişmiş teknolojiler ve istihbarat alanlarına yatırım yapılacağı belirtilmiştir.[iii]
Bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, askerî gücün yalnızca mevcut kuvvetlerin büyüklüğüyle değil, bu kuvvetleri üretecek, konuşlandıracak ve sürdürecek ekonomik ve teknolojik altyapıyla ölçüldüğü görülmektedir. Bu anlamda Ankara Zirvesi, NATO’nun savaşa cevap verme kapasitesi kadar savaşın maliyetini ve başarı ihtimalini daha baştan azaltacak bir güvenlik ekosistemi kurmaya yöneldiğini ve kurumsal dayanıklılığını artırmayı önceliklendirdiğini göstermektedir.
Akademik literatürde NATO’nun uzun ömürlülüğü, değişen uluslararası ortama uyum sağlayabilme kapasitesiyle ilişkilendirilmektedir. Trine Flockhart’a göre; NATO’nun kurumsal dayanıklılığı, örgütün askerî ittifak rolüyle ortak değerler topluluğu rolü arasında değişen koşullara göre denge kurabilmesinden kaynaklanmaktadır.[iv] Bu adaptasyon, ittifak içindeki siyasi ayrışmaların ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Aksine NATO’nun değişen tehditler ve üyeler arasındaki farklılaşan öncelikler karşısında sürekli yeniden konumlanmasını gerektirmektedir. Daha güncel çalışmalar ise NATO’nun güvenlik anlatısında dayanıklılığın giderek daha içe dönük ve savunmacı bir anlam kazandığını; askerî savunmanın toplum, sanayi ve sivil kapasiteyi de içine alan “toplam savunma” anlayışıyla tamamlandığını göstermektedir.[v]
Dolayısıyla Ankara Zirvesi’nin dış güvenlik boyutundaki temel dönüşüm, Madde 5’in güvenilirliğinin yalnızca siyasi taahhütlere veya askerî kuvvetlere değil; üretim kapasitesi, teknolojik üstünlük, sivil hazırlık ve kurumsal süreklilik gibi çok daha geniş bir altyapıya bağlı olduğunun kabul edilmesidir. Ancak dayanıklılığın bu şekilde genişletilmesi beraberinde önemli bir soruyu da getirmektedir: NATO’nun dış tehditlere karşı geliştirdiği bu dayanıklılık anlayışı, ittifakın kendi içindeki siyasi belirsizlikleri ve liderlik krizlerini yönetebilme kapasitesine de dönüşebilmiş midir?
Ankara Zirvesi’nin dikkat çekici yönlerinden biri de NATO’nun yalnızca dış tehditlere karşı değil, ittifak içerisindeki siyasi belirsizliklere karşı da kurumsal işleyişini sürdürmeye yönelik daha gelişmiş bir adaptasyon kapasitesi sergilemesidir. Bu durum özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın zirve öncesi ve sırasında yaptığı açıklamalar ile müttefiklerin bu açıklamalara verdikleri tepkiler üzerinden okunabilir. Trump, savunma harcamaları konusunda özellikle İspanya’yı hedef almış, Madrid’in yüzde 5 savunma harcaması hedefini kabul etmemesi üzerine ticari yaptırım tehdidinde bulunmuştur.[vi] Buna rağmen zirve, önceki yıllarda görülen kurumsal tıkanmaların aksine ortak deklarasyonun kabul edilmesiyle tamamlanmıştır.
Bu durum NATO’nun iç siyasi sorunlarını çözdüğü anlamına gelmemektedir. Aksine ittifak içerisinde savunma harcamaları, yük paylaşımı ve ABD’nin Avrupa güvenliğine yönelik uzun vadeli taahhütleri konusunda önemli görüş ayrılıkları devam etmektedir. Ancak Ankara Zirvesi, bu farklılıkların artık NATO’nun kurumsal işleyişini tamamen kilitleyen krizlere dönüşmesini engellemeye yönelik yeni bir yönetim pratiğinin geliştiğine işaret etmektedir. Bu bağlamda müttefiklerin Trump’ın söylemlerini önceden öngörmeye çalışmaları, müzakere stratejilerini buna göre şekillendirmeleri ve özellikle NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin ittifak içindeki uzlaşıyı korumaya yönelik daha dikkatli bir diplomatik dil benimsemesi, bu durumun somut örneklerindendir.[vii]
Bu çerçevede Ankara Zirvesi’nde dikkat çeken husus, Trump’ın söylemlerinin değişmesi değil, NATO’nun bu söylemleri yönetme biçimidir. 2018 Brüksel Zirvesi’nde Trump’ın savunma harcamalarına yönelik sert eleştirileri ve müttefiklere ilişkin açıklamaları zirvenin ana gündemini belirlemiş, ittifakın birlik görüntüsü ciddi biçimde sorgulanmıştı. Ankara Zirvesi’nde ise benzer söylemler devam etmesine rağmen zirvenin kurumsal çıktıları görece daha sınırlı etkilenmiştir.[viii] Bu yönüyle Ankara Zirvesi, NATO açısından askeri kapasite kadar diplomatik ve kurumsal dayanıklılığın da test edildiği bir süreç olmuştur. Çünkü günümüz güvenlik ortamında ittifakların karşı karşıya olduğu riskler, dış tehditlerle birlikte üyeler arasındaki siyasi farklılıklardan ve liderlik kaynaklı belirsizliklerden de beslenmektedir. Bu bağlamda NATO’nun Ankara Zirvesi’nde sergilediği performans, ittifakın siyasi görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmasından ziyade bu ayrılıkların örgütün temel karar alma mekanizmalarını felce uğratmasını engellemeye yönelik kurumsal refleksler geliştirdiğini düşündürmektedir.
Dayanıklılık söylemi her ne kadar ittifakın yeni güvenlik anlayışının merkezinde yer alsa da bu yaklaşım NATO’nun yapısal sorunlarını ortadan kaldırmamaktadır. Savunma harcamaları konusunda üyeler arasındaki görüş ayrılıkları sürmekte, ABD’nin Avrupa güvenliğine ilişkin uzun vadeli yaklaşımı konusundaki belirsizlik devam etmekte ve Rusya ile Çin’e yönelik tehdit algılarında tam bir stratejik uyum sağlanamamaktadır. Dolayısıyla dayanıklılık, ittifakın bütün kırılganlıklarını çözen yeni bir paradigma olarak değerlendirilmek yerine bu kırılganlıkları yönetilebilir kılmayı amaçlayan bir kurumsal yönetişim yaklaşımı olarak değerlendirilebilir.
Bu noktada dikkat çekici olan husus, NATO zirvesinin çift katmanlı kurumsal dayanıklılık bakış açısı oluşturarak dayanıklılığın hem dış hem de iç güvenlik boyutlarını aynı çerçevede buluşturmasıdır. Savunma sanayii kapasitesinin artırılması, kritik altyapıların korunması ve teknolojik üstünlüğün sürdürülmesi dış caydırıcılığı güçlendirirken siyasi uyumun korunması, liderlik değişimlerinin yaratabileceği belirsizliklerin yönetilmesi ve ittifakın karar alma mekanizmalarının sürdürülebilirliği ise iç dayanıklılığın temel unsurlarını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle NATO açısından dayanıklılık artık askerî hazırlıktan öte, kurumsal süreklilik meselesi olarak görülmektedir.
Bu çerçevede Ankara Zirvesi’nin en önemli çıktısı, yalnızca kabul edilen deklarasyon veya savunma harcamalarına ilişkin taahhütler değildir. Zirve, NATO’nun değişen güvenlik ortamına nasıl uyum sağlamaya çalıştığını da ortaya koymaktadır. İttifak, dış tehditlere karşı caydırıcılığını artırmaya çalışırken kendi içerisindeki siyasi belirsizlikleri ve liderlik kaynaklı krizleri de kurumsal süreçler içerisinde yönetebilecek bir dayanıklılık kapasitesi geliştirmeye yönelmektedir. Ancak bu durum NATO’nun iç ayrışmalarını ortadan kaldırdığı anlamına gelmemektedir. Aksine Ankara Zirvesi, ittifakın güvenliği yeniden tanımlarken dış tehditler kadar kendi iç kırılganlıklarını da güvenlik planlamasının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye başladığını göstermektedir. Sonuç olarak Ankara Zirvesi, NATO’nun kolektif savunmayı daha sürdürülebilir kılabilmek amacıyla kurumsal dayanıklılığı, “güvenliğin tamamlayıcı bir unsuru” olarak yeniden konumlandırdığı bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
[i] “The Ankara Summit Declaration”, North Atlantic Treaty Organization (NATO), https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2026/07/08/the-ankara-summit-declaration, (Erişim Tarihi: 10.07.2026).
[ii] “Resilience, civil preparedness and Article 3”, NATO, https://www.nato.int/en/what-we-do/deterrence-and-defence/resilience-civil-preparedness-and-article-3, (Erişim Tarihi: 10.07.2026).
[iii] NATO, a.g.e. 2026.
[iv] Trine Flockhart, “Is NATO ready for the multi-order world?”, Centrum Balticum, https://centrumbalticum.org/trine-flockhart-is-nato-ready-for-the-multi-order-world, (Erişim Tarihi: 10.07.2026).
[v] Pol Bargués, Jonathan Joseph, Ana E Juncos, “The transformation of EU and NATO security narratives: towards resilience and total defence?”, International Affairs, 2026, 102 (4), 1119–1137, https://doi.org/10.1093/ia/iiag050, s.1135-1137.
[vi] Aislinn Laing ve David Latona, “Spain says Trump softened rhetoric after learning of Madrid’s contributions to NATO”, Reuters, https://www.reuters.com/world/europe/spain-says-trump-softened-rhetoric-after-learning-madrids-contributions-nato-2026-07-09/, (Erişim Tarihi: 10.07.2026).
[vii] Andrew Gray ve Lili Bayer, “NATO weathers another Trump storm but braces for more after Ankara Summit”, Reuters, https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/nato-weathers-another-trump-storm-braces-more-after-ankara-summit-2026-07-09/, (Erişim Tarihi: 10.07.2026).
[viii] Gram Slattery ve Humeyra Pamuk, “From threats to praise, Trump keeps allies guessing at NATO Summit”, Reuters, https://www.reuters.com/world/threats-praise-trump-keeps-allies-guessing-nato-summit-2026-07-09/, (Erişim Tarihi: 10.07.2026).
