Analiz

Uluslararası Düzenin Dönüşümü: 21. Yüzyılın Kurallarını Kim Belirleyecek?

Geleceğin sistemi, yalnızca devlet sayısının arttığı değil, farklı güç türlerinin farklı merkezlerde toplandığı daha karmaşık bir yapıya dönüşmektedir.
Kolektif güvenlik ile stratejik özerklik arasında yeni bir denge aranmaktadır.
Devletler ittifaklarını korurken stratejik özerklik arayışlarını güçlendirmektedir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

1945 sonrasında kurulan uluslararası sistem, yalnızca İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın ardından ortaya çıkan geçici bir kurumsal düzenleme değil, devletler arasındaki ilişkilerin belirli kurallar, kurumlar ve normlar çerçevesinde yürütülmesini amaçlayan kapsamlı bir siyasal, ekonomik ve güvenlik mimarisiydi. Birleşmiş Milletler’in kurulması, Bretton Woods sisteminin oluşturulması, uluslararası ticaretin önce GATT, daha sonra Dünya Ticaret Örgütü aracılığıyla kurumsallaştırılması, NATO’nun ortaya çıkışı ve Avrupa bütünleşmesinin giderek derinleşmesi, savaş sonrasında şekillenen bu mimarinin birbirini tamamlayan temel unsurlarını oluşturdu. Söz konusu düzen hiçbir zaman çatışmasız, eşitlikçi veya bütün devletlerin çıkarlarını aynı ölçüde temsil eden bir yapı olmadı. Aksine büyük güçlerin askerî ve ekonomik kapasiteleri ile uluslararası kurumların ilkesel iddialarının aynı yapı içerisinde bir araya geldiği, dolayısıyla hem işbirliği hem de güç siyaseti üreten melez bir sistem olarak şekillendi. Bununla birlikte bu düzenin tarihsel önemi, güç mücadelesini ortadan kaldırmasından değil, önemli ölçüde onu belirli kurumsal ve hukuki çerçeveler içerisinde yönetilebilir hale getirmesinden kaynaklandı.

Bu nedenle 1945 sonrası uluslararası düzeni değerlendirirken “istikrar” ile “düzen” kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. Düzen, devletlerin davranışlarını belirli kurallar ve kurumlar aracılığıyla öngörülebilir hale getirme kapasitesine işaret ederken, istikrar çatışmaların ve güç mücadelelerinin kontrol altında tutulabilmesini ifade eder. Soğuk Savaş boyunca Kore’den Vietnam’a, Afganistan’dan Ortadoğu’ya ve Afrika’nın çeşitli bölgelerine kadar çok sayıda savaş yaşanmış olması, 1945 sonrası sistemin çatışmayı ortadan kaldırmadığını açık biçimde göstermektedir. Buna karşılık ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki doğrudan askerî çatışmanın önlenmesi, nükleer caydırıcılık kadar iki kutuplu güç yapısının ve ittifak sistemlerinin ürettiği stratejik öngörülebilirlikle de bağlantılıydı. Dolayısıyla savaş sonrası düzenin temel başarısı, savaşın sona erdirilmesinden çok, büyük güçler arasındaki rekabetin yeni bir dünya savaşına dönüşmesini engelleyecek mekanizmalar geliştirmiş olmasındandır.

1945’in ortaya çıkardığı düzenin arkasında yalnızca idealist bir barış arayışı değil, aynı zamanda güç siyasetinin gerçekleri de bulunmaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri savaş sonrasında ekonomik, askerî ve teknolojik açıdan olağanüstü bir kapasiteye sahipti ve bu kapasite yeni sistemin kurumsal mimarisinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Ancak ABD’nin gücü, yalnızca doğrudan askerî üstünlük biçiminde kullanılmadı, aynı zamanda uluslararası kurumların oluşturulması, ekonomik yeniden yapılanmanın desteklenmesi ve müttefiklik ilişkilerinin kurumsallaştırılması yoluyla daha kalıcı bir düzen içerisinde somutlaştırıldı. Bununla birlikte sistemin kurumsal yapısı, aynı zamanda savaş sonrası güç dağılımının asimetrilerini de yansıttı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto mekanizması, uluslararası ekonomik kurumların karar alma süreçleri ve Batı merkezli ekonomik yapılanma, düzenin evrensellik iddiası ile güç hiyerarşileri arasındaki gerilimi daha başlangıçta bünyesinde taşıdı. Bu nedenle 1945 sonrası düzenin tarihsel bilançosu ne bütünüyle başarısızlık ne de kusursuz bir kurumsal başarı olmuştur.  Daha doğru yaklaşım, bu düzen güç siyaseti ile kurumsallaşmanın aynı anda işlediği tarihsel bir uzlaşma niteliğinde olmuştur.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi bu uzlaşmanın dayandığı temel güç dengesini ortadan kaldırdı. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması yalnızca iki kutuplu sistemin sona ermesi anlamına gelmedi, aynı zamanda uluslararası düzenin geleceğine ilişkin yeni bir beklentinin doğmasına yol açtı. ABD’nin kısa süreli tek kutuplu üstünlüğü, liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, küreselleşme ve çok taraflı kurumsallaşmanın dünya ölçeğinde genişleyeceği yönündeki iyimserliği güçlendirdi. Avrupa bütünleşmesinin derinleşmesi, Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulması, uluslararası sermaye hareketlerinin hızlanması, üretim zincirlerinin küresel ölçekte yayılması ve internetin ekonomik ve toplumsal hayatın merkezine yerleşmesi, karşılıklı bağımlılığın çatışmayı azaltacağı ve ekonomik bütünleşmenin siyasal işbirliğini güçlendireceği beklentisini destekledi.

Ancak Soğuk Savaş sonrasının tek kutuplu yapı kalıcı bir küresel istikrar düzenine dönüşmedi. Tam tersine, bu dönemde yaşanan krizler liberal uluslararası düzenin sınırlarını giderek daha görünür hale getirdi. Bosna ve Ruanda’daki insanlık trajedileri, 11 Eylül saldırıları, Afganistan ve Irak savaşları, 2008 küresel finansal krizi, Arap Baharı sonrasında yaşanan siyasal çözülmeler ve iç savaşlar, küreselleşmenin dağıtımsal sonuçları ve giderek artan büyük güç rekabeti, 1990’larda oluşan iyimserliğin sınırlarını ortaya çıkardı. Buradaki temel sorun, liberal düzenin bütün kurumlarının bir anda ortadan kalkması değildir. Asıl sorun, bu kurumların değişen güç dağılımı karşısında sahip olduğu otoriteyi, siyasal meşruiyeti ve uygulama kapasitesini aynı ölçüde koruyamamalarıdır.

Fakat küreselleşme bu dönüşümün merkezinde yer almıştır. 1990’larda küresel üretim ağlarının genişlemesi, ticaretin serbestleşmesi ve sermayenin daha kolay hareket etmesi dünya ekonomisinin verimliliğini artırmış, Çin ve Hindistan başta olmak üzere yükselen ekonomilerin küresel ekonomik sisteme daha fazla entegre olması yüz milyonlarca insanın yoksulluktan çıkmasına katkıda bulunmuştur. Ancak küreselleşmenin yarattığı toplam refah artışı ile bu refahın ülkeler ve toplumlar arasındaki dağılımı aynı şey değildir. Özellikle bazı sanayi bölgelerinde üretimin başka ülkelere taşınması, işgücü piyasalarının dönüşmesi ve bölgesel eşitsizliklerin derinleşmesi, küreselleşmenin siyasal maliyetlerini görünür hale getirmiştir. IMF’nin 2026 tarihli raporunda, 1990’lardaki hızlı küreselleşme sürecinde verimlilik kazanımlarına odaklanılırken dağıtımsal sonuçların yeterince dikkate alınmadığını ve bunun sonraki dönemde ekonomik popülizmi ve küreselleşmeye yönelik siyasal tepkileri beslediğini belirtmektedir.

Küreselleşmenin bu çelişkili sonuçları, ekonomik bütünleşmenin yalnızca refah ve verimlilik açısından değil, aynı zamanda bağımlılık ve güvenlik ilişkileri açısından da değerlendirilmesini gerekli kılmıştır. Ekonomik ilişkilerin derinleşmesiyle birlikte devletler arasındaki karşılıklı bağımlılık artmış, fakat bu bağımlılık, kriz dönemlerinde ekonomik ilişkilerin aynı zamanda stratejik kırılganlık alanlarına dönüşebileceğini göstermiştir. Üretim zincirlerinin farklı ülkelere dağılması maliyetleri azaltırken aynı zamanda kritik ürünlerde dışa bağımlılık yaratmış ve özellikle enerji, gıda, ilaç, teknoloji ve yarı iletkenler gibi sektörlerde ekonomik ilişkiler giderek ulusal güvenlik meselesi haline gelmiştir. IMF de son yıllarda ticaret kısıtlamalarının ve sanayi politikalarının yeniden yükselişine, stratejik sektörlerde jeopolitik olarak daha yakın ülkelere yönelimin artmasına ve çok taraflı ticaret sisteminin bu dönüşüme yanıt vermekte zorlanmasına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla küreselleşme sona ermemiştir, fakat küreselleşmenin işleyiş mantığı önemli ölçüde değişmiştir. Bu değişimle “daha fazla entegrasyon” anlayışının yerini “güvenli entegrasyon”, “dayanıklılık”, “stratejik özerklik” ve “kritik bağımlılıkların azaltılması” gibi kavramlar almıştır.

11 Eylül 2001 tarihi ise bu dönüşümün güvenlik boyutunu belirginleştiren kritik bir eşik olmuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ekonomik bütünleşme ve demokratikleşme uluslararası gündemin önemli başlıkları haline gelirken, 11 Eylül sonrasında terörizmle mücadele, güvenlik ve askerî müdahale uluslararası siyasetin merkezine yeniden yerleşmiştir. Bilhassa Afganistan müdahalesi ve özellikle 2003 Irak Savaşı, liberal uluslararası düzenin evrensel değerleri ile hegemonik gücün stratejik tercihleri arasındaki gerilimi açığa çıkarmıştır. ABD’nin Irak Müdahalesi, kuvvet kullanma yasağı, Birleşmiş Milletler sistemi ve uluslararası hukukun meşruiyeti açısından yoğun tartışmalar yaratırken, Guantánamo ve Ebu Gureyb gibi uygulamalar insan hakları ve hukuk devleti bakımından liberal düzenin kendi ilkeleriyle ilişkisini tartışmalı hale getirmiştir. Böylece 11 Eylül yalnızca yeni bir güvenlik döneminin başlangıcı değil, aynı zamanda liberal düzenin güvenlik politikaları tarafından yeniden yorumlandığı bir dönüm noktası olmuştur.

Arap Baharı ise farklı bir düzlemde aynı sorunu yeniden ortaya çıkarmıştır. 2010 sonunda Tunus’ta başlayan ve kısa sürede Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın farklı bölgelerine yayılan toplumsal hareketler, otoriter rejimlerin demokratik dönüşümünün mümkün olduğu yönündeki beklentileri güçlendirmiştir. Sosyal medya ve dijital iletişim araçlarının toplumsal mobilizasyonu hızlandırması, teknolojinin siyasal dönüşüm üzerindeki etkisini de görünür kılmıştır. Ancak Tunus dışında Mısır, Libya, Suriye ve Yemen’de yaşanan gelişmeler, demokratikleşmenin doğrusal ve kaçınılmaz bir süreç olmadığını ortaya koymuştur. Bazı ülkelerde rejim değişiklikleri yaşanırken bazıları iç savaşa, devlet kapasitesinin çözülmesine ve bölgesel güç mücadelelerine sürüklenmiştir. Arap Baharı’nın gösterdiği temel gerçek, demokratik değerlerin yayılmasının yalnızca iç siyasal koşullara değil, dış aktörlerin stratejik tercihleri, bölgesel güç dengeleri ve güvenlik hesaplarına da bağlı olduğudur. Böylece liberal düzenin evrensel normlar ile jeopolitik çıkarlar arasında her zaman tutarlı bir ilişki kuramadığı bir kez daha görülmüştür.

2008 küresel finansal krizi de bu dönüşümün ekonomik ayağını oluşturmuştur. Kriz, serbest piyasa mekanizmalarının kendi başına istikrar üreteceği yönündeki güçlü inancı zayıflatırken devletin ekonomik sistem içerisindeki rolünü yeniden güçlendirmiştir. Devletler bankacılık sistemlerini kurtarmak, finansal piyasaları düzenlemek ve ekonomik çöküşün toplumsal maliyetlerini sınırlandırmak için daha aktif politikalar geliştirmek zorunda kalmıştır. Böylece 1990’ların “devletin geri çekilmesi” eğilimi yerini giderek “stratejik devlet” anlayışına bırakmıştır. Bugün bu dönüşüm yalnızca finans alanında değil; enerji, savunma sanayii, yapay zekâ, yarı iletkenler, kritik mineraller ve dijital altyapılar gibi alanlarda da görülmektedir.

Bu değişimin en belirgin sonucu, devletin zayıflamasından çok devletin görev alanının dönüşmesidir. Küreselleşme ve dijitalleşme ilk bakışta devletlerin egemenliğini aşındıran süreçler gibi görünse de günümüzde devletler kritik teknolojileri, veri altyapılarını, tedarik zincirlerini ve stratejik sektörleri daha fazla kontrol etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla teknoloji şirketlerinin küresel etkisinin artması, devletin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Tam tersine, devletler özel şirketlerin sahip olduğu teknolojik kapasiteyi ulusal güvenlik stratejileriyle bütünleştirmeye, kritik teknolojiler üzerinde düzenleyici ve stratejik kontrol kurmaya yönelmektedir. Bu nedenle çağdaş uluslararası siyasette devlet ile devlet dışı aktörler arasındaki ilişki, basit bir “devlet zayıflıyor, şirketler güçleniyor” karşıtlığı üzerinden açıklanamaz. Başka bir ifadeyle devletler bir yandan teknoloji şirketlerinin sahip olduğu teknik, finansal ve veri temelli kapasitelere giderek daha fazla bağımlı hale gelirken, diğer yandan bu şirketlerin faaliyetlerini kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda yönlendirmeye ve düzenlemeye çalışmaktadır. Bu durum, devletler ile teknoloji şirketleri arasında karşılıklı bağımlılık, rekabet ve denetim unsurlarının iç içe geçtiği karmaşık bir güç ilişkisini ortaya çıkarmaktadır.

Bu dönüşümün jeopolitik sonuçları özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik 2022’de başlattığı geniş çaplı işgal sonrasında daha belirgin hale gelmiştir. Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden merkezine askerî gücü yerleştirmiş, NATO’nun önemini artırmış, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını ve askerî kapasitelerini yeniden değerlendirmelerine neden olmuş ve enerji politikalarını dönüştürmüştür. Bununla birlikte savaş, egemenlik, toprak bütünlüğü ve kuvvet kullanma yasağı gibi uluslararası hukukun temel ilkelerinin ne ölçüde uygulanabildiği sorusunu da gündeme getirmiştir. Buradaki mesele yalnızca uluslararası hukukun ihlal edilmesi değildir. Buradaki asıl sorun, uluslararası normların farklı krizlerde ne ölçüde tutarlı biçimde uygulanabildiği ve büyük güçlerin bu normların uygulanmasında ne ölçüde etkili olduğudur.

Gazze’deki savaş bu meşruiyet sorununu daha da karmaşık hale getirmiştir. Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 yılında Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı Soykırım Sözleşmesi davası kapsamında geçici tedbirler alınması kararı vermesi ve sonraki kararlarında bu tedbirleri teyit ederek ek önlemler alınmasını belirtmesi, uluslararası hukuk kurumlarının kısmen de olsa işlediğini göstermektedir. Bunun yanında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 2024 yılında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı alması, uluslararası ceza hukukunun bireysel sorumluluk mekanizmalarının da işletilebildiğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla “uluslararası hukuk ortadan kalkmıştır” şeklindeki bir değerlendirme analitik açıdan tam doğru olmaz.

Buradaki asıl sorun uluslararası hukukun varlığı ile uluslararası ilkelerin uygulanmasını sağlayan siyasal ve kurumsal kapasite arasındaki mesafenin büyümesidir. Nitekim UAD’nin geçici tedbir kararlarına ve UCM’nin tutuklama emirlerine rağmen bu kararların uygulanması konusunda ortaya çıkan siyasal direnç, uluslararası hukuk ile devletlerin siyasal tercihleri arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koymaktadır. Ukrayna ve Gazze bağlamındaki farklı siyasal tepkiler, özellikle Batılı devletlerin uluslararası hukuk ve insan hakları konusundaki tutarlılığına ilişkin tartışmaları yoğunlaştırmıştır. Bu durum uluslararası düzenin en temel sorunlarından birinin yalnızca kural eksikliği değil, kuralların seçici uygulanması algısı olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla günümüz krizinin merkezinde “hukuk var mı?” sorusundan çok, “hukuk kim için, hangi koşullarda ve hangi kapasiteyle uygulanabiliyor?” sorusu bulunmaktadır.

Tam da bu noktada günümüz uluslararası sistemini yalnızca “çok kutuplu dünya” olarak tanımlamak yetersizdir. Çok kutupluluk, güç merkezlerinin sayısındaki artışı açıklayabilir. Fakat bu güçlerin farklı alanlarda nasıl dağıldığını açıklamakta yetersizdir. Günümüzde askerî güçte öne çıkan aktör ile ekonomik güçte öne çıkan aktör aynı olmayabilmektedir. Bugün teknolojik kapasite, finansal güç, enerji kaynakları, demografik büyüklük ve diplomatik nüfuz gibi güç unsurları farklı devletlerin elinde bulunmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan yapı, basit birçok kutupluluktan ziyade çok katmanlı ve asimetrik bir güç dağılımı oluşturmaktadır. ABD askerî ve finansal kapasitesini korurken Çin üretim, ticaret ve teknoloji alanlarındaki ağırlığını artırmakta, Avrupa Birliği ekonomik ve normatif kapasitesini sürdürmekte, Hindistan demografik, ekonomik ve teknolojik yükselişini devam ettirmekte, Rusya askerî kapasitesi ve enerji kaynaklarıyla etkisini korumaya çalışmakta, Körfez ülkeleri enerji, finans ve yatırım kapasitesini dış politika araçlarıyla birleştirmekte, Türkiye ise askerî kapasitesi, savunma sanayii, jeostratejik konumu, ekonomik potansiyeli ve bölgesel diplomatik nüfuzunu birlikte kullanarak uluslararası sistemdeki ağırlığını artırmaktadır. Dolayısıyla geleceğin sistemi, yalnızca devlet sayısının arttığı değil, farklı güç türlerinin farklı merkezlerde toplandığı daha karmaşık bir yapıya dönüşmektedir.

Bu dönüşümün en önemli boyutu ise güç kavramının kendisinin değişmesidir. Klasik jeopolitik anlayışta toprak, nüfus, doğal kaynaklar ve askerî kapasite devlet gücünün temel unsurlarını oluşturuyordu. Bu unsurlar bugün de önemini korumaktadır. Ancak bunların yanına veri, yapay zekâ, yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, siber kapasite, uzay teknolojileri, dijital altyapılar ve kritik tedarik zincirleri eklenmiştir. Böylece jeopolitik ile teknopolitik birbirinin alternatifi olmaktan çıkmış, birbirini tamamlayan iki güç alanına dönüşmüştür.

ABD ile Çin arasındaki rekabet bu dönüşümün en somut göstergesidir. İleri yarı iletkenler, yapay zekâ, veri merkezleri, hesaplama kapasitesi, çip üretim ekipmanları ve dijital altyapılar artık yalnızca ekonomik büyümenin unsurları değildir. Aynı zamanda savunma kapasitesi, istihbarat, ekonomik dayanıklılık ve ulusal güvenlikle doğrudan bağlantılı stratejik alanlardır. Bu nedenle teknolojiye erişim, teknolojiyi üretme kapasitesi ve kritik teknoloji tedarik zincirlerini kontrol edebilme gücü, klasik askerî kapasitenin tamamlayıcısı hâline gelmiştir. Burada özellikle yarı iletkenlerin önemi dikkat çekicidir. Modern savaş sistemlerinden yapay zekâ uygulamalarına, telekomünikasyondan otomotive kadar çok geniş bir alanın ileri çiplere bağımlı olması, birkaç santimetrekarelik bir teknolojik ürünün küresel güç dengeleri üzerinde son derece geniş sonuçlar yaratabilmesine neden olmaktadır.

Bu durum “teknolojinin siyasallaşması”ndan daha ileri bir süreci ifade etmektedir. Artık siyasetin kendisi de teknolojik kapasite tarafından yeniden şekillendirilmektedir. Bir devletin yapay zekâ modellerini geliştirme, yüksek performanslı hesaplama kapasitesine erişme, veri toplama ve işleme, enerji arzını güvence altına alma, gelişmiş çiplere ulaşma ve kritik mineralleri tedarik etme kapasitesi, gelecekteki ekonomik ve askerî gücünün belirleyicilerinden biri haline gelmektedir. Bu nedenle teknoloji, yalnızca mevcut gücü artıran bir araç değil, gücün niteliğini yeniden tanımlayan bir stratejik kapasite haline gelmektedir.

Ancak burada önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Teknopolitik rekabet, klasik jeopolitiğin sonu anlamına gelmemektedir. Yapay zekâ sistemlerinin çalışması için enerjiye, veri merkezlerine, fiziksel altyapıya ve yarı iletkenlere ihtiyaç vardır. Yarı iletken üretimi ise yüksek teknolojiye ek olarak belirli hammaddelere, suya, enerjiye, gelişmiş üretim tesislerine ve küresel tedarik ağlarına bağlıdır. Elektrikli araçlardan savunma sistemlerine, enerji teknolojilerinden yüksek teknoloji üretimine kadar kritik minerallerin önemi artmaktadır. Dolayısıyla teknoloji ile doğal kaynaklar arasında yeni bir stratejik bağ kurulmaktadır. Geleceğin güç mücadelesi bu nedenle bir yandan toprak, enerji ve doğal kaynakların kontrolünü, diğer taraftan ise veri, algoritmalar, çipler ve dijital altyapıların kontrolünü kapsayacaktır. Teknoloji klasik jeopolitiğin yerini almamakta, onun etki alanını genişletmektedir.

Bu dönüşüm uluslararası ittifakların geleceğini de değiştirmektedir. NATO’nun varlığını sürdürmesi, ittifakların ortadan kalkacağı tezinin aksine, güvenlik kurumlarının önemini koruduğunu göstermektedir. Ancak ittifakların işlevleri dönüşmektedir. Devletler yalnızca dış güvenlik garantilerine dayanmak yerine savunma sanayii kapasitelerini, enerji güvenliklerini, kritik altyapılarını, teknoloji üretimlerini ve tedarik zincirlerini de güçlendirmeye çalışmaktadır. Böylece kolektif güvenlik ile stratejik özerklik arasında yeni bir denge aranmaktadır. Avrupa açısından bu dönüşüm özellikle belirgindir.  ABD ile güvenlik ortaklığı devam ederken Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini, enerji çeşitliliğini ve stratejik teknolojik yeteneklerini geliştirme çabaları güçlenmektedir. Bu durum ittifakların sona erdiği değil, ittifakların artık ulusal dayanıklılık ve stratejik özerklik politikalarıyla birlikte yürütüldüğü yeni bir döneme işaret etmektedir.

Bütün bu gelişmeler, uluslararası sistemin geleceğine ilişkin temel bir soruyu gündeme getirmektedir.  “Yeni bir dünya düzeni mi kuruluyor?” Her ne kadar mevcut dönüşümü tanımlamak için “yeni dünya düzeni” kavramı açıklayıcı bir çerçeve sunsa da bu kavramın mevcut uluslararası dönüşümün niteliğini ve kapsamını ne ölçüde karşılayabildiğine bakmak gerekir. Zira bir uluslararası düzenin değişiminden söz edebilmek, yalnızca mevcut güç yapısının zayıflamasına veya belirli aktörlerin yükselişine indirgenemez. Yeni bir düzenin ortaya çıkması, aynı zamanda bu düzeni taşıyacak kurumların, kuralların, güç ilişkilerinin ve meşruiyet anlayışlarının belirginleşmesini gerektirir. Oysa günümüz uluslararası sistemi, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa Birliği, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi temel kurumlarını hâlen korumakta, uluslararası hukuk işlemeye devam etmekte ve küresel ticaret ile finansal ilişkiler farklı biçimlerde de olsa varlığını sürdürmektedir. Bununla birlikte söz konusu kurumların değişen güç dağılımına cevap verme kapasitesi, temsil düzeyi ve siyasal meşruiyeti giderek daha yoğun biçimde sorgulanmaktadır. Bu tablo, uluslararası sistemde mevcut kurumların bütünüyle ortadan kalktığı bir kırılmadan ziyade, eski düzenin kurumsal ve normatif temellerinin aşındığı, buna karşılık yeni güç ilişkilerinin henüz ortak kurallar ve kalıcı kurumlar çerçevesinde istikrara kavuşmadığı bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir. Dolayısıyla günümüzde yaşanan gelişmeler, tamamlanmış bir “yeni dünya düzeninden” çok, eski düzen ile ortaya çıkmakta olan yeni güç ve normatif yapılanmaların aynı anda varlık gösterdiği uzun süreli ve belirsizliklerle şekillenen bir geçiş dönemini ortaya koymaktadır.

Bu geçişin temel özelliği çelişkidir. Küresel ticaret devam ederken korumacılık güçlenmektedir. Devletler uluslararası kurumları kullanmaya devam ederken aynı zamanda ulusal güvenlik politikalarını güçlendirmektedir. Uluslararası hukuk yürürlükte kalırken büyük güçlerin bu hukuk üzerindeki etkisi tartışılmaktadır. Teknoloji küresel ölçekte yayılırken kritik teknolojiler üzerindeki ihracat kontrolleri ve stratejik sınırlamalar artmaktadır. Devletler ittifaklarını korurken stratejik özerklik arayışlarını güçlendirmektedir. Dolayısıyla günümüz uluslararası sistemi ne bütünüyle eski düzenin devamı ne de tamamen yeni bir düzenin başlangıcıdır. Yani eski ile yeni aynı anda var olmaktadır.

Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca “çok kutupluluk”, “yeni Soğuk Savaş” veya “hegemonya geçişi” kavramlarından biriyle açıklamak yetersizdir. Bunların her biri dönüşümün belirli bir boyutunu açıklamaktadır. Büyük güç rekabeti açısından bir hegemonya geçişi yaşanmaktadır. Güç dağılımı açısından çok merkezli bir yapı ortaya çıkmaktadır.  ABD-Çin ilişkileri bakımından yeni bir stratejik rekabet oluşmaktadır. Teknoloji alanında ise teknopolitik bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bütün bu süreçlerin kesiştiği daha geniş çerçeve ise kurumsal süreklilik ile sistemik dönüşümün iç içe geçtiği karmaşık bir dönüşüm sürecidir.

Bu noktada şu temel soru önem kazanmaktadır: Yeni dünyanın kurallarını kim yazacak? 1945 sonrasında bu sorunun cevabı büyük ölçüde ABD’nin öncülük ettiği Batı merkezli kurumsal mimari içerisinde şekillenmişti. Bugün ise aynı soruya tek bir devlet üzerinden cevap vermek mümkün görünmemektedir. ABD hâlâ dünyanın en güçlü askerî, finansal ve teknolojik aktörlerinden biri olmakla birlikte Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Hindistan’ın artan ağırlığı, Avrupa Birliği’nin ekonomik ve normatif kapasitesi, Rusya’nın askerî gücü, Türkiye’nin jeostratejik konumu, gelişen savunma sanayii ve bölgesel diplomatik kapasitesi ile bölgesel güçlerin artan özerkliği uluslararası düzenin yeniden şekillenmesini daha karmaşık hâle getirmektedir.

Üstelik geleceğin kurallarını yalnızca devletler de belirlemeyecektir. Özellikle yapay zekâ, siber güvenlik, dijital platformlar ve biyoteknoloji gibi alanlarda teknoloji şirketleri, bilimsel topluluklar, uluslararası örgütler ve sivil toplum aktörleri de standartların ve normların oluşumunda giderek daha fazla rol oynayacaktır. Ancak bu durum devletlerin önemini ortadan kaldırmayacaktır. Tam tersine, kritik güvenlik, egemenlik, altyapı ve stratejik teknoloji meselelerinde devletler düzenleyici ve koruyucu aktörler olarak merkezi konumlarını sürdürecektir. Geleceğin uluslararası düzeni bu nedenle yalnızca devletlerin birbirleriyle rekabet ettiği bir sistem olmayacak, aynı zamanda devletlerin, uluslararası kurumların, şirketlerin ve teknoloji ekosistemlerinin aynı anda kuralların oluşumuna etki ettiği çok aktörlü bir yapı olacaktır.

Yapay zekâ bu yeni düzenin nasıl şekilleneceğini anlamak açısından özellikle önemlidir. Yapay zekâ yalnızca yeni bir teknoloji değildir, ekonomik üretimden savunmaya, istihbarattan diplomasiye, kamu yönetiminden bilgi savaşlarına kadar devlet kapasitesinin birçok boyutunu dönüştürme potansiyeline sahiptir. Yapay zekâ alanında hangi standartların uygulanacağı, algoritmik kararların nasıl denetleneceği, verinin nasıl korunacağı, askerî yapay zekânın hangi sınırlar içerisinde kullanılacağı ve gelişmiş modellerin hangi aktörlere erişilebilir olacağı gibi sorular, önümüzdeki dönemde uluslararası düzenin normatif temelini belirleyecektir. Bu nedenle geleceğin uluslararası siyaseti yalnızca toprak ve sınırların değil, standartların, algoritmaların, veri akışlarının ve teknolojik altyapıların da siyaseti olacaktır.

Burada yeni dünya düzeninin temel rekabeti “kim daha güçlü?” sorusundan “kim kuralları belirleyebiliyor?” sorusuna doğru kaymaktadır. Çünkü ekonomik büyüklük tek başına kural koyma kapasitesini açıklamamaktadır. Bir devletin teknoloji standartlarını belirleyebilmesi, finansal altyapılar üzerinde etkili olabilmesi, kritik tedarik zincirlerini kontrol edebilmesi, uluslararası kurumlarda diplomatik koalisyon oluşturabilmesi ve sahip olduğu teknolojiyi küresel normlara dönüştürebilmesi, gelecekteki güç kapasitesinin temel unsurlarından olacaktır. Bu anlamda standart belirleme gücü, klasik askerî ve ekonomik gücün yanında yeni bir stratejik güç biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.

1945 yılında kurulan uluslararası düzenin tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Birleşmiş Milletler, NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Birliği gibi kurumlar hâlen uluslararası sistemin önemli parçalarıdır. Uluslararası hukuk da normatif çerçevesini korumaktadır. Ancak bu kurumların ortaya çıktığı güç dağılımı artık aynı değildir. Küresel ekonominin ağırlık merkezi değişmekte, Çin ve diğer yükselen güçlerin kapasitesi artmakta, ABD’nin göreli üstünlüğü daha fazla rekabetle karşılaşmakta ve teknoloji uluslararası gücün yeni belirleyicilerinden biri haline gelmektedir. Dolayısıyla yaşanan süreç kurumların yok olması değil, kurumların değişen güç ilişkileri karşısında yeniden işlevlendirilmesi zorunluluğudur.

Bu dönüşüm aynı zamanda uluslararası sistemin normatif temelini de sınamaktadır. Rusya-Ukrayna Savaşı ve Gazze’deki savaş, uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının uygulanabilirliği konusunda ciddi tartışmalar yaratmıştır. Ancak bu krizleri uluslararası hukukun sona ermesi şeklinde yorumlamak yerine, normların uygulanması ile güç siyaseti arasındaki mesafenin büyümesi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Uluslararası sistemin geleceği açısından asıl mesele, yeni kuralların var olup olmayacağından çok, bu kuralların ne kadar evrensel, bağlayıcı ve uygulanabilir olacağıdır.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel mücadelesi yalnızca ABD ile Çin arasındaki güç rekabetinden ibaret olmayacaktır. Asıl mücadele, farklı güç merkezlerinin yeni teknolojiler, ekonomik ağlar, güvenlik kurumları ve uluslararası normlar üzerinde ne ölçüde etkili olacağı konusunda yaşanacaktır. Bu mücadelede askerî güç önemini koruyacak; fakat askerî gücün yanında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji, kritik mineraller, veri, siber kapasite, uzay teknolojileri ve stratejik tedarik zincirleri de güç siyasetinin merkezine yerleşecektir. Böylece geleceğin uluslararası sistemi, klasik jeopolitik ile teknopolitik rekabetin iç içe geçtiği bir yapıya dönüşecektir.

Bu çerçevede, uluslararası sistemin geleceğini belirleyecek temel mesele, yeni bir hegemonun eski hegemonun yerini alıp almayacağı değildir. Daha önemli soru, değişen güç dağılımının hangi biçimde kurumsallaştırılacağıdır. Eğer yeni düzen yalnızca askerî ve ekonomik üstünlüklerin belirleyici olduğu bir güç hiyerarşisi üzerinden şekillenecek olursa, daha rekabetçi, hiyerarşik ve çatışmaya açık bir uluslararası sistemin ortaya çıkması muhtemeldir. Buna karşılık büyük güç rekabetini sınırlandırabilecek, teknolojik gelişmeleri düzenleyebilecek, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesini engelleyebilecek ve uluslararası hukukun uygulanabilirliğini güçlendirebilecek yeni kurumsal mekanizmalar geliştirilebilirse, mevcut sistem bütünüyle ortadan kalkmak yerine dönüşerek yeniden üretilebilir.

Bu nedenle içinde bulunduğumuz tarihsel dönemi yalnızca bir “düzen krizi” olarak tanımlamak yeterli değildir. Günümüz uluslararası sistemi aynı anda hegemonya geçişi, ekonomik yeniden yapılanma, teknolojik dönüşüm, güvenlik anlayışındaki değişim ve normatif meşruiyet krizi gibi birbiriyle bağlantılı süreçlerden geçmektedir. Bu süreçler birbirinden bağımsız ilerlememekte, aksine karşılıklı olarak birbirlerini şekillendirmektedir. Ekonomik rekabet, teknoloji politikalarını ve stratejik yatırımları etkilerken, teknolojik kapasite, devletlerin güvenlik stratejilerini ve ekonomik rekabet araçlarını dönüştürmektedir. Benzer biçimde güvenlik kaygıları ticaret ve yatırım politikalarını yeniden şekillendirmekte, ticaret ve finans alanındaki dönüşümler ise uluslararası kurumların işleyişini ve meşruiyetini doğrudan etkilemektedir. Dolayısıyla günümüz uluslararası sisteminde siyaset, ekonomi, teknoloji ve güvenlik arasındaki geleneksel sınırlar giderek daha fazla iç içe geçmektedir.

Bu tablo, tamamen çökmüş bir uluslararası sistemden ziyade, mevcut kurumsal mimarinin değişen güç gerçekliklerini taşımakta zorlandığı bir geçiş düzenine işaret etmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası kurumların önemli bir bölümü hâlen varlığını sürdürmektedir. Birleşmiş Milletler, uluslararası finans kuruluşları, NATO, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Birliği gibi kurumlar küresel ve bölgesel siyasetin temel aktörleri olmaya devam etmektedir. Ancak bu kurumların ortaya çıktığı dönemin güç dağılımı, ekonomik ilişkileri, teknolojik kapasitesi ve jeopolitik koşulları büyük ölçüde değişmiştir. Dolayısıyla sorun, mevcut kurumların tamamen ortadan kalkmasından çok, bu kurumların değişen güç ilişkilerini ne ölçüde temsil edebildiği ve yeni sorun alanlarına ne ölçüde yanıt verebildiğiyle ilgilidir.

Bu noktada geleceğin düzeninin nasıl şekilleneceği yalnızca büyük güçlerin sahip olduğu maddi kapasitelere bağlı değildir. Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Avrupa Birliği, Hindistan, Rusya ve yükselen bölgesel güçlerin yanı sıra uluslararası örgütler, çok uluslu şirketler ve özellikle büyük teknoloji şirketleri de yeni düzenin oluşumunda giderek daha fazla etkili olmaktadır. Bununla birlikte belirleyici olan yalnızca hangi aktörün daha fazla ekonomik veya askerî güce sahip olduğu değildir. Asıl belirleyici unsur, sahip olunan maddi ve teknolojik kapasitenin uluslararası düzeyde kurala, standarda, kuruma ve meşruiyete dönüştürülebilmesidir. Bu anlamda uluslararası siyasette kalıcı etki yalnızca başkalarının davranışlarını zorlayabilme kapasitesinden değil, aynı zamanda diğer aktörlerin davranışlarını yönlendirebilecek kurallar, standartlar ve kurumsal çerçeveler oluşturabilme kapasitesinden kaynaklanmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında geleceğin uluslararası sistemi için temel soru, “Amerikan düzeninin yerini Çin düzeni mi alacak?” biçiminde daraltılamaz. Daha kapsamlı soru, 21. yüzyılın değişen güç dağılımını ve karşılıklı bağımlılık ilişkilerini yansıtabilecek yeni bir kurumsal uzlaşmanın ortaya çıkıp çıkamayacağıdır. Böyle bir uzlaşmanın gerçekleşmesi hâlinde mevcut kurumların yeniden yapılandırılması ve daha kapsayıcı, temsil kapasitesi daha yüksek ve güç dağılımındaki değişimleri daha iyi yansıtan bir uluslararası düzenin oluşturulması mümkün olabilir. Buna karşılık büyük güçler arasında kurumsal bir uzlaşmanın ortaya çıkmaması durumunda uluslararası sistemin uzun süreli parçalanma, bloklaşma, stratejik rekabet ve kuralların seçici biçimde uygulandığı bir döneme girmesi olasılığı güçlenebilir.

Bu nedenle analizin başlığında yer alan “21. Yüzyılın Kurallarını Kim Belirleyecek?” sorusu yalnızca retorik bir soru değildir. Günümüz uluslararası siyasetinin temel teorik ve pratik sorunlarından birini ifade etmektedir. Bu sorunun bugün için kesin ve tek bir cevabı bulunmamaktadır. Bununla birlikte mevcut gelişmeler, eski düzenin kurallarının bütünüyle ortadan kalkmadığını, ancak bu kuralların ortaya çıktığı dönemin güç ilişkileriyle günümüzün ekonomik, teknolojik ve jeopolitik gerçeklikleri arasında giderek daha belirgin bir uyumsuzluk oluştuğunu göstermektedir. Dolayısıyla geleceğin uluslararası düzeni, eski kurumsal yapıların bütünüyle tasfiye edilmesi ile yeni güç merkezlerinin mevcut sisteme eklemlenmesi arasındaki etkileşimin sonucuna bağlı olacaktır.

Bu çerçevede önümüzdeki dönemi şimdiden tamamlanmış bir “yeni dünya düzeni” olarak nitelendirmek için henüz erkendir. Başka bir ifadeyle bugün kuralların, kurumların ve güç ilişkilerinin yeniden müzakere edildiği bir “geçiş dönemi”dir. Bu geçişin sonucunda daha çoğulcu, çok taraflı ve kurallara dayalı bir uluslararası sistemin mi, yoksa güç merkezlerinin kendi etki alanlarını oluşturduğu daha parçalı, bloklaşmış ve rekabetçi bir düzenin mi ortaya çıkacağı henüz kesinleşmiş değildir. Ancak bu belirsizliğin kendisi, içinde bulunduğumuz dönemin temel özelliğidir. Çünkü mevcut sistemin kurumları varlığını sürdürürken, bu kurumların gelecekte hangi ilkeler, güç dağılımları ve kurallar temelinde işleyeceği yeniden tartışılmaktadır.

Dahası, geleceğin uluslararası düzeninin şekillenmesi yalnızca geleneksel diplomatik müzakerelerde veya askerî güç dengelerinde gerçekleşmeyecektir. Çip üretim kapasitesi, veri merkezleri, yapay zekâ laboratuvarları, enerji altyapıları, kritik madenler, dijital ağlar ve küresel finans sistemleri giderek uluslararası güç üretiminin temel unsurları hâline gelmektedir. Bu alanlar yalnızca ekonomik rekabetin değil, aynı zamanda stratejik özerkliğin, ulusal güvenliğin ve teknolojik egemenliğin de belirleyicileri durumundadır. Bu nedenle 21. yüzyılın güç mücadelesi, klasik askerî kapasite ve ekonomik büyüklüklerin ötesinde, kritik teknolojilere, veri akışlarına, üretim zincirlerine, finansal ağlara ve küresel standartlara erişim ve bunları düzenleme kapasitesini de kapsamaktadır.

Son olarak söylenebilir ki, yeni dünyanın kurallarını yalnızca en güçlü orduya, en büyük ekonomiye veya en ileri teknolojiye sahip aktörlerin yazması zorunlu değildir. Burada belirleyici olan, askerî, ekonomik ve teknolojik kapasiteyi uluslararası kurallara, standartlara, kurumlara ve meşruiyet üreten normlara dönüştürebilen aktörlerin ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle geleceğin uluslararası düzeni, yalnızca bir hegemonun diğerinin yerini aldığı basit bir güç transferinin sonucu olmayacaktır. Asıl mesele, değişen güç dağılımının nasıl kurumsallaştırılacağı ve bu yeni kurumsal yapının hangi ölçüde meşruiyet üreteceğidir. Uluslararası sistemin geleceği de büyük ölçüde bu soruya verilecek cevaba bağlı olacaktır. Başka bir ifadeyle yeni dünyanın kurallarını yalnızca en güçlü olanlar değil, gücü kurala, teknolojiyi standarda, ekonomik kapasiteyi kurumsal etkiye ve stratejik üstünlüğü meşruiyete dönüştürebilen aktörler yazacaktır.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler