Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İsrail ve İran cephesinde belirsizlik süreci yaşanmaktadır. ABD, İsrail ve İran arasında ateşkes sürerken İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine yönelik saldırıları devam etmektedir. Belirsizliğin yanında tarafların açıklamaları; ön şartları, şartları, maksimalist talepleri gerginliği her geçen gün artırmaktadır. 2 Mayıs 2026 tarihinde Tahran, Trump yönetiminin önüne bir liste koyarak diplomasi masasına ABD’yi yeniden çağırmaktadır. ABD’nin kendi cevabını Pakistan aracılığıyla İran’a yönelttiği basında yer almaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın teklifine yönelik olarak Tahran yönetiminin yeterince bedel ödemediğini öne sürmüştür. Bu esnada Trump’ın Hürmüz Boğazı’nda kalan gemileri güvenle çıkaracaklarını açıklaması ise Tahran tarafından ateşkesin ihlali şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla diplomasinin son dönemde öne çıkmasına rağmen kırılgan ateşkes sürecinin her an yeni bir savaşla sonuçlanabilme ihtimali mevcuttur.
Yukarıda da bahsedildiği üzere diplomasi cephesinin genişlemesi girişimleri önemlidir. İran tarafından Rusya diplomasi denklemine çekilmeye çalışırken; Kremlin, krizlere yönelik geleneksel “bekle-gör” çizgisini sürdürmektedir. Körfez Ülkeleri ise İran karşıtlığını söylemde artırırken Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nden (OPEC) ayrılarak bölgedeki gerginliğe cevabını vermiş ve İsrail lehine olarak değerlendirilebilecek bir adım atmıştır.
ABD, İran ve İsrail arasında savaş “henüz” tekrardan başlamamıştır. Barışın sağlandığını söylemek ise mümkün değildir. Savaş ve barış arasındaki bu yıpratma sürecinde tarafların gerginliği söylemleriyle artırdığı görülmektedir. Örneğin gerek Trump gerekse İran Devrim Muhafızları savaşın yeniden başlamasının an meselesi olduğunu dünya kamuoyu ile paylaşmaktadır. Zaten ABD’nin limanları ve Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alması İran tarafından kabul edilemez ve savaşın devam etmesinin göstergesi olarak yorumlanmaktadır. Maksimalist talepler, şartlar, ön şartlar dile getirilmekte, karşı tarafa iletilen öneriler paketine dahil edilmekte ve çoğunlukla ABD tarafından reddedilmektedir.
“İstikrarın” belirsizlikte sağlandığı bu ortamda bir diğer “istikrarlı” tutum İsrail tarafından sergilenmektedir: Lübnan’a ve Gazze’ye saldırılar düzenlemeyi sürdürmekte, dolayısıyla hassas bir çizgideki ateşkesi ihlal ederek süreci daha da kırılgan hale getirmektedir. Ayrıca İsrail her an saldırılarına yeniden başlayabileceği yönünde açıklama yaparak İran’ı tehdit etmektedir. Dolayısıyla her üç taraf arasında güvensizlik artarak sürmektedir. 8 Nisan’dan beri ateşkes geçerlidir.
2 Mayıs 2026 tarihi itibariyle İran, yeni önerisini ABD’ye iletmiştir. Trump ise İran’ın çökme aşamasında olduğunu öne sürmektedir. Savaşın yeniden başlayacağına dair tehditlerini de sürdürmektedir. İran’ı sahada baskı altına almaya ve müzakere masasına oturtmaya çalışmaktadır. Müzakere masasında buluşabilmek adına İran ve ABD’nin karşı tarafın taviz vermesini beklediği anlaşılmaktadır. 14 maddeden oluşan son önerileriyle İran, savaşı bitirmeyi amaçlamaktadır. ABD’nin iki aylık ateşkesi öngören ve 9 maddeden oluşan planına cevaben hazırlanmıştır.
Geçmişteki düzenlemelerine ya da taleplerine, ön koşullarına ve koşullarına bakıldığında İran’ın bu son listesiyle taleplerini kısmen yumuşattığı görülmektedir. Örneğin ABD’nin ablukasının kaldırılması ön koşul olarak yer almamaktadır. Fakat nükleer program konusu yine bir sonraki aşamaya bırakılmıştır. Tahran, eski “tekliflerinde” de, nükleer konusunun ileriki dönemde ele alınması gerektiği görüşünde olup karşılığında Hürmüz Boğazı’nın açılabileceğini belirtmiş; Hürmüz Boğazı konusunda herhangi bir adım atmak için de ABD’den güvenlik garantileri istemişti. Tahran, savaşın sona ermesi için Lübnan’daki İsrail saldırılarının da son bulması şartlarını öne sürmüştü. İran, ablukanın kaldırılmasını görüşmelerin yeniden başlamasında bir ön koşul olarak masaya getirmişti. Tahran’a göre söz konusu abluka, iki ülke arasında sağlanan ateşkesin ihlali anlamına gelmektedir. Trump liderliğindeki Washington yönetimi ise söz konusu taleplere karşılık İran’ın nükleer programının kabul edilemeyeceğini belirterek yine maksimalist bir tavır sergilemişti. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı trafiğe açmasını koşul olarak öne sürmüştü. İran’ın nükleer programının Washington için kırmızı çizgi olmayı sürdüreceğinin de altını çizmişti.
Basına yansıdığı kadarıyla İran, mevcut 14 maddelik listesinde yer alan sorunların bir ay içinde çözülmesini talep etmektedir. Geçmiş önerilerinde ve Tahran yönetiminin ABD’ye olan güvensizliğinde görüldüğü üzere İran, gelecek saldırıların sona ereceğine dair güvence istemeyi sürdürmektedir. Uranyum zenginleştirme hakkını da saklı tutmaktadır. İran’ın yakın çevresinden Amerikan kuvvetlerinin çekilmesini, İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını, İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasını, savaş hazırlıklarına son verilmesini, Lübnan dahil tüm çatışmalara son verilmesini ve Hürmüz Boğazı üzerinde yeni bir düzenlemenin kurulmasını talep etmektedir. Uranyum zenginleştirmesinin de garanti altına alınmasını istemektedir.
Belirsizliğin hüküm sürdüğü bu ortamda her iki tarafça adımları atılan savaş diplomasisi; yıpratmak, baskı altında tutmak ve karşılığında taviz alabilmek için kullanılmaktadır. Ayrıca Trump’ın tutarsız açıklamaları da belirsizliğin sürece hâkim olmasına sebebiyet vermektedir. Öyle ki İran’ın Rusya’yı merkezine alan diplomatik atakları, Washington yönetimince karşılık bulmamış, Trump’ın İran’ı tehdit etmesini engelleyememiştir. Trump’a göre İran’ın ABD ile andlaşmaya imza atma niyeti bulunmamaktadır.
İran’ın öne çıktığı diplomatik atakta Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Rusya temasları gündeme oturmuştur. Rus lider Vladimir Putin ile yapılan görüşme, Tahran tarafından Moskova’dan beklenen tepkinin geleceği şeklinde okunmuştur. Özellikle Putin’in İran halkının direnişini övmesi ve İran’ın yanında olacaklarını açıklaması, ABD karşısında İran’a tam destek mi verilecek sorusunun sorulmasına sebebiyet vermiştir. Fakat kısa süre sonrasında Putin’in Trump ile telefonda görüşmesi ve ABD Başkanı’nın Rus lidere “özellikle Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesi süreciyle ilgilenmesini” söylemesi, Putin’in mevcut “bekle ve gör” tutumunun devam edeceği şeklinde yorumlanmıştır. Putin, Rusya Federasyonu’nun yakın çevresindeki savaşa odaklanmakta olup Orta Doğu siyasetinin Batı ile olan ilişkilerine zarar vermemesini gözetmektedir. Diğer bir ifadeyle Trump’ın da kabul ettiği Ukrayna’daki mevcut kazanımlarını korumayı amaçlamaktadır.
Öte yandan Rusya ve İran arasındaki ilişkilerin stratejik ortaklık veyahut müttefiklik boyutunun olduğu sıklıkla dile getirilmektedir. Kremlin, sürecin başından itibaren savaşı başlatanın ABD ve İsrail olduğunu ve savaşın etkilerinin Orta Doğu ile sınırlı olmadığını belirtmiştir. Ayrıca İran ve Rusya arasındaki dron konusunda işbirliği, yaptırımlar karşısında ortak tutum takınmaları örnek olarak verilebilir. Rusya, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi dışında İran’a uygulanacak olan yaptırımlara karşı çıkmıştır. Moskova, İran’a yönelik ekonomik kısıtlamaları desteklememiştir. 2025 yılında iki ülke arasında imzalanan andlaşma ile sayılan unsurlar hayata geçirilmiştir. Fakat söz konusu andlaşma savunma alanında işbirliğini içermemekte, askeri bir ittifak kurmamaktadır. Dolayısıyla İran Savaşı’nda siyasi ve diplomatik bir çözümün Kremlin tarafından amaçlandığı görülmektedir.
Washington tarafından sergilenen yıpratmanın bir diğer ayağı da İran rejiminin tek ses olmadığı ve parçalı bir liderliğin olduğunu öne sürmesidir. Böylelikle Dışişleri, Parlamento ve Devrim Muhafızları arasında rekabetin olduğu öne sürülerek rejimin meşruluğu ve ABD’ye karşı öne sürülen taleplerin, koşulların meşruluğu sorgulanmak istenmektedir. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD ile müzakerelerde İran’ı temsil ederken İran Parlamento Sözcüsü Muhammed Galibaf, İran’ın müzakere heyetine başkanlık etmektedir. Diğer yandan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasındaki kontrol Devrim Muhafızları’nın yetki alanında bulunmaktadır. İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in de söylemleri Amerikan yönetiminde ve basının bir kısmında İran’da çoksesliliğin olduğu şeklinde kullanılmaktadır.
Sürecin gergin geçmesi, İran’ın farklı kesimlerinden sert ve farklı tepkilerin gelme ihtimalini de gündemde tutmaktadır. Ulemanın içinden, Parlamento’nun kimi üyelerinden, muhafazakâr gruplardan müzakerelerin sona ermesine dair Tahran yönetimine yönelik baskı sürmektedir. Düşman olarak nitelendirilen ABD ve İsrail ile müzakerelerin sona ermesi talep edilmektedir. Hatta İran’ın uranyum zenginleştirmesinin barışçıl olduğu yönündeki tezinin en büyük göstergesi olan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Andlaşması’ndan çıkması yönünde görüşler dile getirilmektedir. Nükleer programın, Şah Pehlevi döneminde temelleri atılmıştır. Molla rejimi de belli bir dönemden sonra nükleer programı devam ettirme kararı almıştır. Dolayısıyla İran’daki siyasi rejim, nükleer programı kırmızı çizgisi ve Batı’ya karşı “tek başına direniş” politikasında önemli bir temel olarak görmektedir.
Nükleer program, İran için ulusal güvenliğin yanında uluslararası alanda saygı ve tanınma amacıyla da geliştirilmiştir. Öte yandan eski Dini Lider Ali Hamaney’in ve mevcut dönemdeki Dini Lider Mücteba Hamaney’in nükleer görüşmelere onay vermesi ve bir yandan da nükleer programın devam etmesi söz konusu programın devlet politikası olarak benimsendiğini, İran’ın egemenliğinin başat göstergelerinden biri olarak kabul edildiğini göstermektedir. Yine ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin İran’ı çevreleme politikasının önemli ayağının nükleer programının engellenmesi olduğunu İran’daki gerek muhafazakâr kanat gerekse reformcu kanat farkındadır. İran’ın caydırıcılığında önemli bir faktör olan nükleer program, Trump’ın ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun söylemlerinden, İsrail’in dönem dönem nükleer tesislere yaptığı saldırılarından anlaşılacağı üzere aynı zamanda İran’a yapılan azami baskının nedenlerinden birini teşkil etmektedir.
ABD, İran ve İsrail arasındaki denkleme Körfez Ülkelerinin de dahil edilmesi gerekmektedir. Araçki’nin yukarıda bahsedilen temasları kapsamında Umman’da da görüşmeler yapmıştır. Hürmüz Boğazı ile ilgili temasların yapıldığı ve Umman’ın da kabul edeceği bir çözümün amaçlandığı düşünülmektedir. BAE’nin OPEC’ten çıkması ise bölgesel gerginliği artıran özellikle de İsrail’in lehine bir gelişme olarak yorumlanabilir.
Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) “İran karşıtı” açıklamaları da dikkat çekicidir. İran’ın savaşı Körfez’e yayma hedefi devam etmektedir. Körfez topraklarının İran’a saldırılması için kullanılması durumunda İran Devrim Muhafızları, petrol üretim merkezlerinin hedef alınacağını tehdidinde bulunmuştur. Bu tip söylemler, tehditler ve İran’ın Körfez Ülkelerindeki Amerikan hedeflerine ve altyapı sistemlerine saldırması, Körfez Ülkelerinin halihazırda mevcut olan İran’a karşı güvensizliklerini derinleştirmiştir. KİK üyeleri, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasını uluslararası hukuka aykırı olarak nitelendirmiştir. Geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’da toplanan KİK, askeri işbirliğinin artırılması ve savaş öncesindeki seyrüsefer serbestisinin ve güvenliğinin yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunmuştur. Bahreyn, İran’ın Körfez Ülkelerinin içişlerine karıştığını dile getirerek bu tip politikaların kabul edilemez olduğunu ifade etmektedir. Bunun yanında Körfez Ülkelerinin 2015 tarihli İran Nükleer Anlaşması’nı “stratejik açıdan İran tarafından yenilgiye uğratılmaları” ve “İran’ın bölgesel gücünün teyit edilmesi” şeklinde yorumladığını hatırlatmak gerekir. Söz konusu anlaşma, İran’ın çevrelenmesi karşısında bir “açık çek” olarak görülmüş; karşılığında Körfez Ülkeleri tarafından Washington ile savunma andlaşmalarının imzalanması talep edilmiştir.
Sonuç olarak taraflar arasındaki restleşme devam etmektedir. Belirsizlik ve gerginlik birbirlerini karşılıklı olarak beslemektedir. Gerek Orta Doğu içinde gerekse bölge dışındaki gelişmeleri etkileyen başat faktör olmayı sürdürmektedir. Rusya’nın İran’ın yanında denkleme girmesi uzak bir ihtimal olup Putin’in önceliğini Ukrayna cephesindeki mevcut kazanımlarını korumaya ve savaşı sonlandırmaya vereceği düşünülmektedir. Körfez Ülkelerinin tutumu Orta Doğu’daki gerginliği etkilemeyi sürdürecektir. ABD-Körfez işbirliği İran’ın tepkisini çekmektedir. Trump, söylemleri ve baskısıyla İran’ın nükleer silah geliştirmesinin kırmızı çizgisi olduğunu hatırlatarak Tahran’ı müzakere masasına geri döndürmeye çalışmaktadır. İran; Trump’ın özellikle sert söylemlerden ve maksimalist taleplerden vazgeçmemesine rağmen diplomasiye şans vermiştir. İran’ın dini liderliğinin Washington yönetimlerine ve tabii ki Trump’a yönelik güvensizliği düşünülünce 14 maddelik listenin diplomatik sahadaki önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Diğer yandan İran, ABD’nin her an savaşı yeniden başlatabileceğinin farkındadır ve savaşmaya hazır olduğunu dünya kamuoyuna açıklamaktadır.
