Analiz

Hindistan’ın ABD-İsrail-İran Savaşı’ndaki Tutumu ve Sebepleri

Gelecekte de Hindistan’ın İran politikasının pragmatik dalgalanmalar yaşamaya devam edeceği öngörülebilir.
Hindistan, Orta Doğu jeopolitiğinde daha aktif, ancak blok siyaseti mantalitesiyle hareket eden bir aktör olarak konumlanmaya başlamıştır.
İran’a ait bir donanma unsurunun İsrail’e ihbar edilmesi, iki ülke arasındaki güven ilişkisinde ciddi aşınmalar yaşandığına işaret etmektedir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

28 Şubat 2026 tarihinde başlayan ABD-İsrail-İran Savaşı ilgili tutumu merak edilen ve yakından takip edilen aktörlerden biri de Hindistan’dır. Savaş öncesi, bahsi geçen üç aktörle de birtakım işbirlikleri bulunan Hindistan’ın bu savaşta nasıl bir tutum sergileyeceği merak konusu olmuştur. En dikkat çekici hususlardan biri, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin Tel Aviv’i ziyaretinden yaklaşık 48 saat sonra bu saldırıların gerçekleşmesidir. Savaş esnasında ise ABD, Hindistan’dan ayrılan İran donanma gemisine saldırı düzenlemiş ve en az 104 İran askeri hayatını kaybetmiştir. Konuyla ilgili olarak Hindistan, düzenlediği MILAN 2026 tatbikatına “şeref konuğu” olarak çağırdığı İran gemisinin konumunu İsrail’le paylaştığını itiraf etmiştir.[1] Bu konuda açıklama yapan Hindistan Kara Kuvvetleri Komutanı General Upendra Dwivedi, “İsrail’in stratejik ortağı olarak geminin tam konumunu İsrail’e bildirmek bizim görevimizdi” ifadelerini kullanmıştır.[2] Bu itiraf, esasında Hindistan’ın savaşta İsrail ve ABD’den yana bir tutum sergilediği anlamına gelmektedir.

Halbuki Hindistan, dış politikada genellikle stratejik özerkliği ile bilinmekteydi. Fakat Modi yönetiminde Hindistan, dış politikada daha milliyetçi bir çizgide ilerlemeye başlamış, Pakistan’la yaşanan sınır anlaşmazlıkları ve politik kavgalar derinleşmiş, İsrail ve ABD’yle ilişkilerin yanı sıra Rusya, Çin ve İran’la ilişkilerde daha pragmatik bir çizgi takip edilerek dengenin korunması için çaba sarf edilmiştir. ABD-İsrail-İran arasındaki savaşta Hindistan’ın ilk aşamada sessizliğini koruması dikkat çekmiştir. İran’ın Orta Doğu’daki ve bilhassa Birşleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Amerikan üslerine saldırısı sonrasında ise Modi’nin X hesabından bu saldırıları kınayan gönderi paylaşması, Yeni Delhi’nin tarafsızlığına dair soru işaretlerine neden olmuştur.[3]

Bu gelişmelerin ardından Hindistan Dışişleri Bakanlığı, İran ve İsrail arasındaki son gelişmelerden duyduğu derin endişeyi dile getiren bir açıklama yayınlamış,[4] söz konusu açıklamada, “Hindistan, her iki tarafı da gerilimi tırmandıracak adımlardan kaçınmaya çağırıyor. Durumun yatıştırılması ve temel sorunların çözülmesi için mevcut diyalog ve diplomasi kanalları kullanılmalıdır” denilmiştir. Açıklamada ayrıca, “Hindistan, her iki ülkeyle de yakın ve dostane ilişkilere sahiptir ve her türlü desteği vermeye hazırdır” ifadelerine yer verilmiştir.[5] Diplomatik olarak bu duruş, her ne kadar tarafsız gibi görünse de uygulamada Hindistan’ın İsrail, BAE ve ABD ile daha yakın bir duruş sergilediği, özellikle İran gemisini İsrail’e ihbar ederek savaşta pozisyonunu açıkça belli ettiği yorumu yapılabilir.

Bu duruş, Yeni Delhi’nin enerji, ticaret ve ulaştırma alanındaki çıkarlarıyla yakından ilişkilidir. Ham petrol ihtiyacının 3’te 2’sini Hürmüz Boğazı’ndan karşılayan Hindistan, bu bağlamda Suudi Arabistan ve BAE’nin yanı sıra enerji güvenliğini sağlamak için Rusya’dan da petrol alımını artırmış durumdaydı. ABD’yle yaşanan son gümrük tarifleri krizi nedeniyle Rusya’dan alımını azaltma sözü veren Hindistan, Körfez ülkelerinden alımlarını artırmıştı. Fakat ABD-İsrail-İran Savaşı sonrası Hindistan, yeniden Rusya’dan geçici olarak petrol alımlarına yeniden başlayacağını duyurmuştur.[6] Bu kriz sebebiyle enerjide yeniden Rusya’ya yönelmek durumunda kalan Hindistan, süreci ABD’yle koordineli şekilde yürütmeye özen göstermekte ve Rusya’yla yürütülen enerji işbirliği nedeniyle Trump yönetimiyle yeni bir kriz daha yaşamak istememektedir.

Bu savaşta Hindistan’ın İran’ı destekleyen herhangi bir tutum sergilememesi, son yıllarda durma noktasına gelen Çabahar Limanı’yla ilgili ticaret ve ulaştırma projesinin de artık önemini tamamen kaybettiğinin göstergesi sayılabilir. Hindistan, ulaştırma alanında son 25 yıldır Rusya’ya uzanan kuzey-güney yönlü koridorda ve Afganistan’a açılan ulaştırma projesinde İran’ın Çabahar Limanı’nı stratejik bir üs olarak görmekte ve limanın geliştirilmesine destek olmaktaydı. Geçen çeyrek asır boyunca hem Afganistan’daki gelişmeler hem de İran’da yavaş ilerleyen ulaştırma hattı projeleri nedeniyle bu koridor önemini çoğunlukla yitirmiş ve Hindistan, Orta Doğu üzerinden Batı’ya uzanan IMEC projesini geliştirmeye yönelmiştir. Bu projedeki başlıca ortaklar ise İsrail, Suudi Arabistan ve BAE’dir. Bu jeopolitik gerçekliği de dikkate aldığımızda Hindistan’ın söz konusu aktörlerin yanında konumlanması, açıklanabilir bir çerçeveye oturmaktadır.

Yeni jeopolitik koşullar altında Hindistan dış politikası da dönüşüm geçirmektedir. Hindistan, resmi söylemde tarafsızlık vurgusunu sürdürse de enerji güvenliği, ticaret koridorları ve Batılı güçlerle kurulan stratejik işbirlikleri, Hindistan’ı giderek daha fazla ABD ve İsrail eksenine yakınlaştırmaktadır. Bu durum, Hindistan’ın gelecekte Orta Doğu jeopolitiğinde daha aktif, ancak blok siyaseti mantalitesiyle hareket eden bir aktör olarak konumlanabileceğine işaret etmektedir. Yeni Delhi’nin Tel Aviv ve Washington’la işbirlikleri açıklanabilir bir çerçeveye oturtulabilmektedir. Ancak Yeni Delhi’nin Tahran’la ilgili yaklaşımını neden bu kadar hızlı ve keskin bir şekilde değiştirdiğini anlamlandırabilmek kolay değildir. Diplomatik olarak tarafsız kalmaya çalışan açıklamalardan bağımsız olarak Yeni Delhi’nin bu savaştaki eylemleri ve tutumuna bakıldığında, özellikle İran Donanma gemisinin İsrail’e ihbar edilmesi örneğinde görüldüğü üzere; Tahran-Yeni Delhi ilişkilerinde daha önceden bazı kopmalar yaşandığı veya bundan sonra yaşanabileceği net şekilde görülmektedir.

Halbuki Güney Asya’daki mevcut jeopolitik dengelere bakıldığında, Hindistan’ın İran’a olan ihtiyacı azalmamış, hatta katbekat artmış durumdadır. Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmalar devam ederken İran, bazı iniş çıkışlara rağmen hem Taliban hem Pakistan’la dengeli ilişkiler kurabilen komşu bir devlet konumundadır. Bu özelliği nedeniyle İran, jeopolitik olarak Hindistan nezdinde her zaman ihtiyaç duyulan ve kazanılması gereken bir aktör olarak görülmektedir. Buna rağmen Hindistan’ın çıkarları, çoğunlukla İsrail, ABD ve Körfez ülkeleriyle örtüşmekte ve İran’la ilişkiler geri planda kalmaktadır.  

Hindistan’ın bu yönelimi büyük ölçüde küresel güç rekabetinin yeniden yoğunlaşmasıyla da ilişkilidir. Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in artan etkisi ve bölgesel güç dengelerinin değişmesi, Yeni Delhi’nin güvenlik stratejisinde ABD ile daha yakın bir işbirliğini teşvik etmektedir. Bunun yanında İsrail ile gelişen savunma ve teknoloji ortaklığı da Hindistan’ın bölgesel tercihlerini etkileyen önemli bir faktör hâline gelmiştir. Hindistan’ın askeri modernizasyonunda İsrail savunma sanayisinin oynadığı rol ve ABD ile geliştirilen güvenlik işbirliği mekanizmaları, bu yakınlaşmanın yalnızca diplomatik değil aynı zamanda yapısal bir karakter kazandığını göstermektedir. Dolayısıyla Yeni Delhi’nin Tel Aviv ve Washington’la kurduğu ilişkiler, stratejik ve ekonomik gerekçelerle açıklanabilir bir çerçeveye oturtulabilmektedir.

Bununla birlikte Hindistan’ın İran’a yönelik politikasındaki keskin ton değişimi söz konusudur. Özellikle İran’a ait bir donanma unsurunun İsrail’e ihbar edilmesi, iki ülke arasındaki güven ilişkisinde ciddi aşınmalar yaşandığına işaret etmektedir. Bu tür gelişmeler yalnızca anlık kriz refleksleriyle açıklanamayacak kadar derin bir stratejik kırılmaya işaret ediyor olabilir. Dolayısıyla Hindistan’ın İran politikasındaki dönüşüm, yalnızca mevcut savaşın yarattığı baskılarla değil, son yıllarda biriken jeopolitik ve ekonomik dinamiklerle birlikte değerlendirilebilir. Bu süreçte İran ile ilişkiler tamamen kopma noktasına gelmemiş olsa da önceki dönemlere kıyasla daha kırılgan ve sınırlı bir işbirliği çerçevesine oturmuş görünmektedir. Gelecekte de Hindistan’ın İran politikasının pragmatik dalgalanmalar yaşamaya devam edeceği öngörülebilir.

[1] “Hindistan: İran gemisinin konumunu İsrail’e biz verdik”, Son Dakika, https://www.sondakika.com/dunya/haber-hindistan-iran-gemisinin-konumunu-israil-e-biz-19638635/, (Erişim Tarihi: 10.03.2026).

[2] Aynı yer.

[3] “Modi’s silence on Iran lost India’s voice in the Middle East”, Asia Times, https://asiatimes.com/2026/03/modis-silence-on-iran-lost-indias-voice-in-the-middle-east/, (Erişim Tarihi: 10.03.2026).

[4] “Iran-Israel war: Will India need to pick a side?”, DW, https://www.dw.com/en/india-israel-iran-war-pakistan/a-72983963, (Erişim Tarihi: 10.03.2026).

[5] Aynı yer.

[6] “ABD, Hindistan’ın Rus petrolü alımına geçici olarak izin verdi”, AA, https://www.aa.com.tr/tr/enerjiterminali/petrol/abd-hindistanin-rus-petrolu-alimina-gecici-olarak-izin-verdi/55214, (Erişim Tarihi: 10.03.2026).

Dr. Cenk TAMER
Dr. Cenk TAMER
Dr. Cenk Tamer, 2014 yılında Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Aynı yıl Gazi Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Bilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 2016 yılında “1990 Sonrası İran’ın Irak Politikası” başlıklı teziyle master eğitimini tamamlayan Tamer, 2017 yılında ANKASAM’da Araştırma Asistanı olarak göreve başlamış ve aynı yıl Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doktora Programı’na kabul edilmiştir. Uzmanlık alanları İran, Mezhepler, Tasavvuf, Mehdilik, Kimlik Siyaseti ve Asya-Pasifik olan ve iyi derecede İngilizce bilen Tamer, Gazi Üniversitesindeki doktora eğitimini “Sosyal İnşacılık Teorisi ve Güvenlikleştirme Yaklaşımı Çerçevesinde İran İslam Cumhuriyeti’nde Kimlik İnşası Süreci ve Mehdilik” adlı tez çalışmasıyla 2022 yılında tamamlamıştır. Şu anda ise ANKASAM’da Asya-Pasifik Uzmanı olarak görev almaktadır.

Benzer İçerikler